Anasayfa » Makale ve Analizler » Komünizmin Donuk Dünyası

Komünizmin Donuk Dünyası

Komünist ideolojinin önemli bir özelliği de son derece tutucu, donuk, katı ve renksiz bir insan ve toplum modeli oluşturmasıdır. Bunu anlamak için, öncelikle komünizmin insana bakışını hatırlamak gerekir. Komünizmin temeli olan materyalist felsefe, bir önceki bölümde de vurguladığımız gibi, insanı sadece maddeden ibaret bir varlık olarak görmektedir. İnsan ruhunun varlığı reddedilmekte, insan bilincinin sadece “hareket halindeki madde”nin bir ürünü olduğu ileri sürülmektedir. Dolayısıyla, materyalizme göre insan sadece gelişmiş bir makinedir. İnsanın sahip olduğu bütün düşünce ve duygular, bu makinenin içindeki kimyasal reaksiyonların bir sonucu olarak kabul edilmektedir.

Komünist sanatın söz konusu donukluğu, komünistlerin dünya görüşünü oluşturan materyalist felsefenin bir sonucudur…

Dahası Marxist ideolojide, insanların sahip oldukları tüm kültür ve bilincin de, maddi etkenlere dayandığı varsayılmaktadır. Komünizme göre insanın etrafındaki maddi dünyadan ayrı, bağımsız bir bilinci yoktur. Aksine, insan bilincini tamamen içinde yaşadığı maddi dünya belirler. Marx, “insanların varlığını belirleyen bilinçleri değil, tersine, bilinçlerini belirleyen sosyal varlıklarıdır” diye iddia etmiştir.  (Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı’ya Önsöz Jozef Stalin, Diyalektik ve Tarihi Materyalizm, Eylül 1938, Bilim ve Sosyalizm Yayınları 9. Baskı Sol Yayınları, Leninizmin Sorunları, s. 651-684 )  Marx’ın fikri öncülerinden Ludwig Feuerbach ise “insan, ne yiyorsa odur” diyerek aynı materyalist mantıksızlığı özetlemiştir.

Marxistler bu maddeci önyargıları nedeniyle, insan toplumlarını da maddi kıstaslarla değerlendirirler. Maddi bir anlam içeren “sınıf” kavramı üzerinde çok dururlar. Sınıf, bir toplumdaki farklı ekonomik tabakalardır ve Marxistler’e göre tek önemli kıstas budur. Örneğin, Maxizm’e göre, işçiler tek bir sınıfı, yani “proleterya”yı oluşturur. Kapitalistler ise “burjuvazi” sınıfını meydana getirir. Marxist iddiaya göre, her işçi aynı elverişsiz ekonomik şartlarda yaşadığına göre aynı “proleterya bilincini” paylaşmalı, her kapitalist aynı zenginlik içinde yaşadığı için aynı “burjuva” bilincine sahip olmalıdır. Bir işçinin veya bir fabrika sahibinin, kendi bağımsız karakteri veya dünya görüşü nedeniyle diğerlerinden bambaşka bir bilince sahip olabileceği kabul edilmez. (Elbette mevcut durumun böyle olmadığını Marxistler de görmektedirler. Bu nedenle Marxistler, kendilerini “proleterya” gibi görmeyen işçilerin “sahte bilinçle” aldatıldığını, bunun, proleterya devrimini engellemek isteyen kapitalistlerin tuzağı olduğunu ileri sürerler. Ancak bu, çok yüzeysel bir açıklamadır. )

Bu bakış açısının doğal bir sonucu, insanların belirli maddi kategorilere ayrılması ve bu maddi kategoriler içinde değerlendirilmesidir. Bir Marxist için sadece “burjuvazi”, “küçük burjuvazi”, “proleterya”, “emperyalist”, “komprador” gibi kategoriler vardır. Ve en önemlisi, bu kategoriler tamamen maddi faktörlere dayanmaktadır. Bir insan işçiyse, bir fabrikada kol gücüyle çalışıyorsa, o insanın varlığının tek belirleyicisi yaptığı bu iştir. Eğer bir tarlada çalışan köylü ise, bu kez de sahip olduğu tek bilinç, “köylü bilinci”dir.

Bu bakış açısı nedeniyle Marxistler, tarihin akışını belirleyen tek etkenin “üretim biçimleri” olduğunu iddia ederler. Karl Marx’ın ünlü eseri Das Kapital, tüm tarihi, üretim biçimlerine göre yorumlayan bir çalışmadır. Marx’a göre ilk başta avcılık ve toplayıcılıkla yaşayan “ilkel komünal toplum” varken, tarıma geçilmesiyle birlikte “köleci toplum” doğmuş, ardından üretim biçimindeki yeni değişikliklerle birlikte “feodal toplum” gelişmiş, makinelerin icat edilmesiyle birlikte yeni bir üretim biçimi olan sanayi doğunca da, “kapitalist toplum” ortaya çıkmıştır. Marx’ın iddiasına göre, din, devlet, hukuk, aile, ahlak gibi kavramların hepsi, üretim biçimindeki farklılıklarla doğmuş ve değişiklik yaşamıştır.

Marxizm’in bu dar görüşlü tarih teorisinin yanlışlığı, şimdiye kadar pek çok düşünür tarafından detaylı şekilde izah edilmiş ve nitekim yaşanan somut örneklerle de ispatlanmıştır. Bu nedenle burada Marxist tarih görüşünün geçersizliğini izah etmeye gerek görmüyoruz. Ancak üzerinde durmak istediğimiz önemli bir nokta, söz konusu maddeci yaklaşımın ortaya çıkardığı tutucu, donuk, katı ve renksiz insan modelidir.

Gerçekte insan ruhu, Marxistler’in sandığı gibi, maddenin bir ürünü değildir. Aksine, madde dediğimiz varlıklar ruh tarafından görülür, duyulur ve hissedilir. Dolayısıyla insan ruhunun içinde bulunduğu durumun maddi şartlar tarafından belirlenmesi mümkün değildir. İnsanın ruhu, onu yaratmış olan Allah tarafından verilmiş çeşitli özelliklere (akla, kavrama yeteneğine, duygulara, isteklere, eğilimlere) sahiptir. Bu özellikler, insanın içinde bulunduğu şartlar her ne olursa olsun değişmez, sadece farklı şekillerde ifade edilir. Tarihteki ilk insanın istek, duygu, düşünce ve mantığı nasılsa, günümüz insanınınki de öyledir. Tek değişen, kullanılan araçlardır.

İlk insanı yaratan Allah, ona da günümüzdeki insanlarla aynı özellikleri ve yetenekleri vermiştir. Bu yüzden insanlar bulundukları döneme, yüzyıla, mekana göre farklı bilinç seviyelerine sahip olmazlar. İnsanların bilinç seviyesi, kendilerine verilen düşünme yeteneğini kullanmalarına, vicdanlarını harekete geçirmelerine göre değişir. Bu gerçeğin bilincinde olan müslümanlar, kendilerini zamanla, mekanla, ortamla veya belirli ideolojik fikirlerle sınırlandırmazlar. Allah’ın Kuran’da emrettiği gibi karşılaştıkları herşey üzerinde düşünür, incelikleri kavramaya, güzellikleri görmeye çalışırlar. Allah iman eden insanların bu bilincini Kuran’da şöyle tarif etmiştir:

Şüphesiz, göklerin ve yerin yaratılmasında, gece ile gündüzün ard arda gelişinde, insanlara yararlı şeyler ile denizde yüzen gemilerde, Allah’ın yağdırdığı ve kendisiyle yeryüzünü ölümünden sonra dirilttiği suda, her canlıyı orada üretip-yaymasında, rüzgarları estirmesinde, gökle yer arasında boyun eğdirilmiş bulutları evirip çevirmesinde düşünen bir topluluk için gerçekten ayetler vardır. (Bakara Suresi, 164)

İşte bu sebeple Allah’a iman eden insanların ufku çok geniş olur. Daima özgür düşünürler. Bu sebeple sanatta ve estetikte uçsuz bucaksız bir çeşitlilik oluşturabilirler.

Marx ve onu izleyenler ise, bu gerçekleri kavrayamadıkları için, insan bilincini “sınıf bilinci” gibi son derece dar ve hayali bir kalıba sokmaya çalışmışlardır. Ulaşabildikleri herkesi bu hayali kalıplara göre düşünmeye ve yaşamaya zorlamışlardır. Bu nedenle de Marxizm, her yerleştiği ülkede insan ruhunun ifade biçimi olan sanat ve estetik kavramlarını dondurmuştur. Komünistler, on milyonlarca insanı acımasızca katlettikleri gibi, insanlığın sanat, estetik, bilim, düşünce gibi vasıflarını da bir anlamda öldürmüşlerdir.

“Komünist Sanatın” Donukluğu

Dünya üzerindeki ilk Marxist rejim, Ekim 1917′de gerçekleşen Bolşevik Devrimi ile Rusya’da kuruldu. Önce Lenin’in ardından da Stalin’in demir yumruğu ile yönetilen ülkede, bütün toplum komünist ideolojiye göre yeniden şekillendirilmeye başlandı. Komünistlerin el attığı alanların biri, kültürün en önemli unsurları arasında yer alan sanat, estetik ve mimariydi.

Devrimin hemen ardından, “proleterya sanatı” kavramı ortaya atıldı. Komünizmi benimseyen sanatçılar Iskusstvo Kommuny (Komün Sanatı) adlı bir dergi etrafında toplandılar ve “proleterya kültürüne hizmet edecek sanat eserleri üreteceklerini” ilan ettiler. Benzer bir düşünce, Proletkult (Proleter Kültürü) adlı dernekte de sergileniyordu.

“Proleterya sanatı”nın ne anlama geldiği, çeşitli tartışmalarla şekillenmeye başladı. 1920′lerin başından itibaren, Tatlin ve Rodchenko gibi önde gelen Rus sanatçıları, “sanatçı, proleteryanın sorunlarına pratik çözümler üreten bir teknisyen olmalıdır” tezini savunmaya başladılar. Lenin’in de onayını gören bu tez, sanatın bilinen pek çok dalını “proleterya açısından yararsız” görüyor ve dışlıyordu. Örneğin Tatlin ve Rodchenko, çizilen sanatsal bir resmin bir işçinin günlük yaşamına hiçbir şekilde katkı sağlayamayacağını belirtmiş ve buna dayanarak da resmin geçersiz bir sanat türü olduğuna karar vermişlerdi!

1921 yılında bu yeni sanat anlayışı “constructivism” (inşaacılık) olarak tanımlandı ve Sovyetler Birliği’nin resmi sanat politikası gibi görülmeye başlandı. Bu anlayışın öncüsü Tatlin, resim gibi “yararsız” sanatlar yerine, ev ve mobilya tasarımı gibi “yararlı” çalışmaların gerektiğini savunuyordu. Proleterlerin, yani Rus işçilerinin çalışma saatleri sırasında “en az ağırlık ve hammadde ile, en çok ısınma ve hareket yeteneği” sağlayan kıyafetler giyebilmeleri için tasarımlar yapmıştı. Yine aynı anlayışla, “en az yakıtla en çok ısı verecek fırın tipi” tasarımı yapmıştı. Böylelikle “proleterya”nın yaşamına yeni katkılar sağlayacaktı.

Sanatçıların hepsi Tatlin gibi “mühendisleşmiş” değillerdi. Ancak onlar da “proleterya sanatı”nı benimsediler ve komünist ideolojiye hizmet edecek işlere el attılar. Dönemin Sovyet sanatçılarının hemen hepsi, işçi kulüplerinde ve “sovyet” adı verilen küçük meclislerde kullanılması için işçi posterleri, afişler ve sloganlar üretme yarışına girdiler. Tüm bu tasarımlarda ortak temalara yer veriliyordu: Kaslı kollarıyla ellerinde orak veya çekiç tutan gürbüz Sovyet köylü ve işçileri, kendilerini saran zincirleri parçalayarak ayağa kalkan öfkeli proleterya figürleri, kızıl bayrakların gölgesinde ve Lenin’in önderliğinde koşturan silahlı askerler…

Bu yeni sanat anlayışının özelliği, “estetik” kavramının tamamen gündemden çıkarılması, hatta zararlı bir “burjuva” alışkanlığı olarak görülmesiydi. Yapılan tüm resimler, heykeller, posterler, dekor ve mimari tasarımlar, özellikle estetikten uzak, soğuk, donuk ve kaba hatlarla doluydu. Encyclopædia Britannica’daki tanımla, komünist sanata tam bir “anti-estetizm” hakimdi.

Stalin döneminde bu sanat anlayışı daha da tutucu bir hale geldi. Stalin rejimi “Sosyalist Realizm” adını verdiği bu donuk sanat anlayışını resmi bir politika haline getirdi. Sosyalist realizm, “Soyvet devriminin prensiplerini (yani komünist ideolojiyi) proleteryanın günlük yaşamı içinde gerçekçi olarak yansıtan” bir sanat anlayışı olarak tarif ediliyordu. Sosyalist realizme göre yazılan romanlarda komünist militanlar, kararlı, cesur, fedakar olarak gösteriliyor ve bu militanların sözde örnek mücadelesi anlatılıyor, Sovyet işçi ve köylülerinin devrim sayesinde sözde ne kadar “mutlu” oldukları tarif ediliyordu.

Gerçekte devrim halka mutluluk değil açlık, baskı ve ölüm getirmişti, ama “Sosyalist Realizm” sanatçıları, bunun tam aksini tasvir etmekte hiçbir sakınca görmüyorlardı. Sosyalist Realizm, aslında realizmin (gerçekçiliğin) değil, hayalciliğin ve romantizmin ifadesiydi. Encyclopædia Britannica’daki tanımla, “Sosyalist Realizm, kitlelerin bilincini etkilemek için kişileri ve olayları idealize etmek ve onlara belirli bir kutsallık kazandırmakla, romantizme dayanıyordu.”

Sosyalist Realizm 1932 yılında, Stalin rejiminin kanlı günlerinde tanımlandı ve 1980′li yıllara kadar da Sovyetler Birliği’nin resmi sanat politikası olarak kaldı. Tüm bu dönem boyunca, Sovyet sanatına komünizmin donuk, soğuk ve durağan atmosferi hakim oldu. Sovyet rejimi, uluslararası alanda itibar kazanmak için sanatçılarını teşvik ediyor, yeni sanat eserleri oluşturulmasına büyük önem veriyordu, ama oluşturulan tüm bu eserler, “Sosyalist Realizm” denen dogmatik yaklaşım nedeniyle hep son derece dar, zevksiz ve çirkin kalıplar içinde kalıyordu. Sosyalist Realizm, Sovyetler Birliği’nin yanında, 1949′dan itibaren komünist bir rejime geçen Çin’de de uygulandı ve aynı donuk ve kaba sanat anlayışını meydana getirdi. Oysa gerçekte Rus toplumu, çok büyük sanatçılar yetiştirmiş, muhteşem sanat eserlerine, mimari harikalara imza atmış bir toplumdu. Devrim öncesi dönemde St. Petersburg kenticnde kurulan dünyaca ünlü Hermitage Müzesi, muhteşem bir sanat kolleksiyonu içeriyordu. Ama komünizm Rus sanatını 1917′de dondurdu, hatta çok daha gerilere götürdü.

Komünist sanatın söz konusu donukluğu, başta da belirttiğimiz gibi komünistlerin dünya görüşünü oluşturan materyalist felsefenin bir sonucudur. Materyalist felsefe, daha önce de izah ettiğimiz gibi, insanı sadece bir madde yığını olarak gören ve herşeyi de maddeye indirgemeye çalışan yüzeysel bir düşüncedir. Materyalist felsefenin sanata uygulanması ise, diğer her alanda olduğu gibi, bu alanda da tam bir fiyaskoya neden olmuştur.

Çünkü gerçekte sanat, Allah’ın insanoğluna verdiği estetik zevki, güzelliğe olan hayranlık gibi duyguların ifade biçimidir. Güzel sanat eserlerinin ortaya çıkması için, insanların ruhundaki bu fıtri (yaratılıştan gelen) eğilimlerin alabildiğince özgür ve rahat bir ortamda ifade edilmesi gerekir. Sovyetler Birliği’nde oluşturulan ve ardından Çin’de, Doğu Bloku Ülkelerinde, Hindiçini’ndeki veya Küba’daki komünist rejimlerde taklit edilen komünist diktatörlükler, bu özgür ve rahat ortamı tamamen ortadan kaldırmış, insanları daimi bir baskı altına alarak sanatı da öldürmüştür.

Ayrıca, komünizm insanları dinden uzaklaştırarak, sanata bir başka darbe daha vurmuştur. Çünkü sanata ilham veren duyguların başında insanların dinden aldıkları manevi şevk ve heyecan gelir. Tarihteki en büyük ressamlar, heykeltıraşlar, mimarlar, hep dini konularda eserler vermişler, dini inançlarından güç ve ilham almışlardır. İnsanları, ölümle birlikte yok olacak birer madde veya bir hayvan türü olarak değil, Allah’ın ruh verdiği varlıklar olarak gördükleri için, onlara güzellik sunma, Allah’ın sanatının tecellilerini gösterme aşkı içinde olmuşlardır. Dinin ortadan kaldırıldığı bir toplumda insanların bu şevki ve heyecanı yitirmeleri, manevi buhranlara kapılarak amaçsızlaşmaları kaçınılmazdır. Komünist rejimlerin hepsinde bu olgu yaşanmış ve dinsizliğin bir sonucu olarak, insanı bir tür hayvan olarak görüp değer vermeme, ölümle birlikte yok olacağını zannetmenin getirdiği karamsarlık, kasvet, donukluk ve amaçsızlık toplumlara hakim olmuştur. Mao’nun Kızıl Çin’inde tüm topluma tek tip elbise giydirilmesi, Kültür Devrimi sırasında evcil havyan beslemenin bile yasaklanması, komünist tutuculuğun ve dar kafalılığın diğer bazı çarpıcı örnekleridir.

kaynak: http://www.evrimteorisi.net/darwinizm/komunizmin-donuk-dunyasi/

Hakkında admin

Cevapla

x

Check Also

Doğu Türkistan’da oruç tutan tutuklanıyor

Doğu Türkistan Maarif ve Dayanışma Derneği Başkan Yardımcısı Abdulehed Er, yaşanan insanlık dramını gözler önüne ...

Uygurlar yeni baskılarla karşı karşıya

Doğu Türkistan’daki Uygurların yoğun olduğu Kuçar şehrine yeni atanan valinin bölge halkına yoğun baskı uyguladığı ...

“KALBİMİZİN DOĞUSU-DOĞU TÜRKİSTAN” PANELİ

Samsun İnsan Hakları ve İnsani Yardım Hareketi(İHH), Doğu Türkistan duyarlılığını artırmak iÇin Bafra ilçesinde “Kalbimizin ...

Türkiye’nin Doğu Türkistan Çıkmazı

Türkiye-Çin Halk Cumhuriyeti ilişkilerinin akıbeti ne olacak? Türkiye’nin Doğu Türkistan konusundaki tavrı Çin Halk Cumhuriyeti ...

ÖZGÜRLÜK İÇİN TÜRKİYE’YE GELDİLER

Özgürce yaşamak için uzun ve zor bir yolculuk sonrası Kayseri’ye ulaşan Uygur Türkleri Doğu Türkistan’daki ...

Doğu Türkistan’da yeni bir Boraltan faciası yaşanmasın

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın TBMM Kürsüsü’nden okuduğu Boraltan Köprüsü ağıtının şairi Murat Darga işte böyle bir ortamda ...

BBP ve Alperen Ocaklarının Doğu Türkistan Basın Açıklaması

Kahramanmaraş BBP ve Alperen Ocaklarının Doğu Türkistan’da  Çin  tarafından yapılan zulümle ilgili olarak bir basın açıklaması ...

‘Zulümden kaçış’ 13 ay sürdü

Etnik ve dini baskı nedeniyle Çin’in Uygur Özerk Bölgesi’nden kaçtılar. Geride anne-babalarını, çocuklarını bırakanlar oldu. ...

Uygur Türkleri İçin “Yardım Ve Koordinasyon Merkezi” Çalışacak

Kayseri, Çin zulmünden kaçarak gelen Uygur Türkleri için elinden geleni yapıyor. Valilik de bu konuda ...