Anasayfa » Makale ve Analizler » AB’nin Orta Asya ve Güney Kafkasya Politikası

AB’nin Orta Asya ve Güney Kafkasya Politikası

1990larda “Avrupa Birliği” olarak adlandırılan sosyo-kültürel ve siyasi birliğin dünya siyasetinde ikincil rol yerine daha etkin rol alabilmesi, sistemi çok iyi analiz etmesiyle yakından alakalıdır. Sistem, soğuk savaş sırasında ve hemen sonrasında daha pasif olan AB politikalarını ve son gelişmeler ışığında genişleme ve derinleşme dalgalarının ardından bazı bölgeler ile ilişkilerini yeniden gözden gerçirmesine neden olmuştur. Orta Asya ve Güney Kafkasya bölgeleri de bunlardan sadece ikisidir. Bu bölgelerin AB ile olan ilişkileri, AB’nin Soğuk Savaşın bitimi ile başlayan bölgenin liberalizasyonu için kollarını sıvamasıyla başlar. Bölge; AB için önemli kaynakları olan, siyasi ve ekonomik istikrarsızlığı bulunan bir komşu konumuna gelmesinden ve bölge enerji kaynaklarının Avrupa’ya güvenli ve düzenli bir şekilde aktarılması için önem teşkil etmesinden ötürü stratejik bir konum almıştır. Bu yazında, bütün bunlar Wallerstain’ın merkez-çevre teorisi üzerinden değerlendirilecektir. Wallerstain’a göre dünya sistemi, merkez ülkelerle çevre ülkelerin birbirleriyle olan ilişkilerini tanımlar. Bir de tanımını bu iki kesimle olan ilişkilerine göre alanyarı çevre ülkeleri vardır. Ekonomik anlamda merkez-çevre ilişkisi, bağımsız-bağımlı ilişkisi olarak algılanabilir.

AB’nin Orta Asya ve Güney Kafkasya ile İlişkileri

Bu bölgeler yaşanan son gelişmelerle birlikte Avrupa’nın güvenlik ve istikraralanlarının genişletilmesi kapsamında değerlendirilmelidir. Diğer bir ifade ile bölgenin istikrar, güvenlik, demokrasi ve refah alanına evrimleştirilmesi AB’nin öncelikli hedefleri arasında yer almalıdır. Bunun için öncelikle bölge ülkelerinde demokrasinin ve hukukun üstünlüğü prensiplerinin yerleştirilmesi, iyi yönetişim ve istikrarlı bir ekonomik kalkınmanın sağlanması amacıyla kararlı adımlar atılmalıdır. Bunlardan öte bölge AB için hem ekonomik açıdan hem enerji arzı güvenliği bağlamında önem teşkil etmektedir. Rusya’nın Ukrayna ve Beyaz Rusya ile yaşadığı enerji bunalımının gösterdiği üzere AB’nin enerji talebinin tekel bir ülkeye devrinin tehlikeli boyutu, Orta Asya ve Güney Kafkas ülkeleri aracılığıyla Rusya’nın bu konudaki tekelinin kırılabileceği gerçeğinin Avrupa Birliğince farkedilmesini sağlamıştır. Bunların yanısıra AB, bölge ülkelerinin siyasi ve ekonomik istikrarını sağlamak amacıyla çeşitli planlamalar yapmıştır. Bu bağlamda Orta Asya (Siyasi) Strateji Belgesi(2007-2013) AB’nin bölgeye karşı hissetmeye başladığı ilgisini gösteren bir dökümandır. Ancak bölge ülkeleriyle bire bir yapılan Ortaklık ve İşbirliği Antlaşmalarını da hesaba katmak gerekir. AB’nin düşünce tarzının bu anlaşmalarla hem yönetimsel hem ekonomik hem de sosyo-kültürel anlamda bölge ülkelerine yansımaları olmuştur. Gürcistan’da yaşanan Gül Devrimi(2004) siyasi yapının liberalleşmeye başladığının bir kanıtıdır. Berlin Duvarı’nın yıkılmasıyla birlikte Sovyet sisteminin liberalizasyonu için bölge ülkelerine yönelen AB, bu anlaşmalarla önce bölge ülkeleriyle dialoglar kurarak işbirliği zemini hazırlamıştır.

Bu bağlamda, AB bölge ülkeleriyle (Tacikistan ve Türkmenistan hariç) birçok alanda anlaşmalar yapılması önemli adımlardan biridir. Bu anlaşmaların içeriği; temelde siyasi diyalog, ticaret, yatırım ve ekonomik işbirliği gibi konuları içermektedir. Kazakistan ticari ilişkiler açısından AB’nin en önemli ortağıdır. Kazakistan’ın AB’ye ihraç ettiği ürünler; maden ürünleri, hammadde, demir ve çelik, kimyasal ürünlerdir. Ticaret yapılan en önemli ikinci ülke ise Özbekistan’dır. Özbekistan’ın AB’ye yaptığı ihracatın önemli kısmını değerli taşlar, metalar, tarım ürünleri, tekstil ve giyim eşyalar oluşturmaktadır. Türkmenistan’ın ihracının büyük bölümünü madensel yakıtlar oluşturmaktadır. AB, Tacikistan’a makine, ulaşım ekipmanı, gıda ve canlı hayvan ihraç etmektedir. Kırgızistan’la yapılan ticaret ise sınırlı kalmıştır. AB’nin bölgeyle ekonomik anlamdaki ilişkilerine öncelik verdiği görülmektedir. AB ve bölge ülkeleri arasındaki siyasi ilişkiler ise yavaş ilerlemektedir ve zaman zaman sekteye uğramaktadır. AB’nin bölge ülkelerinin bazı yerlerinde temsilcilikleri bulunmaktadır. Bunun yanı sıra bölge içi siyasal diyaloğu geliştirmek için üst düzey siyasi yöneticiler arasında toplantılarda yapılmaktadır. Kazakistan, AB ile ilişkisini ileri boyutlara taşımak amacıyla Avrupa Komşuluk Politikası’na katılmak için uğraşmaktadır. Siyasi ilişkiler ışığında, AB en çok sorunu Özbekistan’la yaşamıştır.

Diğer taraftan, AB’nin Güney Kafkasya Bölgesi’ne(Azerbaycan, Ermenistan ve Gürcistan) yönelik politikaları uzun vadeli olmamıştır. 2001 yılından sonra bölgeye olan önem artmıştır. Bu bölge daha çok Orta Asya ve Azerbaycan kaynaklarının Avrupa’ya ulaşımı konusunda AB için değerlenmiştir. 7 Temmuz 2003 yılından geçerli olmak üzere bölgede AB’nin amaçlarının gerçekleştirilmesi için bölgeye Finli Diplomat AB özel temsilcisi olarak atanmıştır. Bu girişim AB’nin bölgeye ne kadar fazla önem verdiğinin göstergesi olmuştur. Avrupa Komşuluk Politikası’na 2004 yılından itibaren Azerbaycan, Ermenistan ve Gürcistan’ın dahil edilmesi AB’nin bölge politikasına yeni bir strateji getirmek istediğinin göstergesi olmuştur. Güney Kafkasya ülkelerinin Avrupa Komşuluk Politikası’na katılmasıyla bölge ülkeleriyle olan ilişkiler yeni bir boyut kazanmıştır. Bölge ülkeleriyle de Ortaklık ve İşbirliği Anlaşmaları ikili biçimde yapılmıştır. Bu anlaşmaların amacı taraflar arasında ekonomik, kültürel, sosyal, ticari, bilimsel ve siyasi konularda iş birliğini oluşturmak ve geliştirmek; AB ile bölge ülkeleri arasındaki ilişkinin hukuki zeminini oluşturmak. AB tarafından işbirliğini oluşturan siyasi belge olarak nitelendirilen Eylem Planları hazırlanmıştır. Bunlar beş yıllık bir süreyi kapsamaktadırlar. AB’nin bölgeye yardımları Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla teknik ve insani olarak başlamıştır. AB Romanya ve Bulgaristan’ın birliğe üye olmasıyla Karadeniz bölgesi ve Güney Kafkasya ile daha da yakınlaşmıştır.

Merkez-Çevre İlişkisi: Bölge Üzerine AB Politikaları

Merkez-Çevre ilişkisi denince akla gelen Wallerstain’a göre dünya sistem teorisi, dünyanın merkez ve çevre olarak bölündüğünü savunur. Ayrıca bunlar arasında yarı çevre olarak adlandırılan ve tanımını diğerleri ile ilişkisine göre kazanan bölgeler de bulunmaktadır. Bu ayrışmada, merkez ve çevre arasında yapısal ve kurumsallaşmış bir “işbölümü” bulunmaktadır: Merkez, yüksek düzeyde teknolojik ilerlemeye sahip ve ileri düzeyde ürünler üretirken; çevrenin rolü, merkezin temsilcilerine ham madde, tarımsal ürün, ve ucuz işgücü sağlamaktır. AB’nin bölge ülkeleri ile yaptığı ikili Ortaklık ve İşbirliği Antlaşmaları dahilinde, bölgeden Avrupa’ya enerji ve hammadde akışını sağlamakta ve sahip olduğu teknoloji ile ileri düzeydeki üretimi sayesinde bölgeyle ticari ilişkisinde kar elde etmektedir. Bu durum, asimetrik bir şekilde karşımıza çıkarken oldukça normalmiş gibi görünür. Sonuçta, ticaret canlılığını devam ettirir ve kısa vadede kazanç sağladığını düşünen çevrenin merkeze bağımlılığı uzun vadede artar.

Diğer bir ifade ile merkez ve çevre arasındaki bu değişim eşit olmayan şartlarda gerçekleşir: Çevre ürünlerini ucuz fiyatlardan satmak zorundadır fakat buna karşılık merkezin ürünlerini daha pahalı almak zorundadır. Ayrıca, yarı çevre adı ile adlandırılan merkeze göre çevre, çevreye göre merkez eğilimi gösteren bir bölge vardır. 20. yüzyılın sonlarında bu bölge Doğu Avrupa, Çin, Brezilya gibi alanları kapsayacaktır. Bazı durumlarda, çevre ve merkez bölgeler aynı coğrafi alanda çok yakın işbirliği içinde olabilir. Dünya-sistemin başlangıcından itibaren sürekli genişlemesinin bir etkisi şeylerin sürekli metalaşmasıdır, buna insan emeği de dahildir. Doğal kaynaklar, toprak, emek ve insan ilişkileri aşama aşama kendi özgün değerinden soyutlanır ve ona bir değişim değeri belirleyen pazarda metaya dönüşür. Wallerstein’a göre tarif ettiği dünya sistemin 1945′ten beri egemen gücü Amerika Birleşik Devletleri bu özelliğini kaybetmektedir. 11 Eylül ve ardından ortaya çıkan gelişmeler bunun en son ve en belirgin kanıtıdır.

Wallerstein, “Üçüncü Dünya” teorilerini reddeder, ve ekonomik değişim ilişkilerinin oluşturduğu komplex bir ağ ile birbirine bağlı tek bir dünya olduğunu savunur: içinde, kırılmaları açıklayan “sermaye ve emek dikotomisi” ve birbiri ile rekabet içinde olan (tarihsel olarak ulus devletleri kapsayan ama onunla sınırlı olmayan) ajanlarca gerçekleştirilen sonsuz “sermaye birikimi”nin bulunduğu bir “dünya ekonomi” veya “dünya-sistem”. Bu yaklaşım Dünya Sistemler Teorisi adı ile bilinmektedir. Wallerstein, “Dünya sistem teorisi”ni 1974 yılında yayınladığıModern Dünya Sistem kitabında dile getirdi. Kitabında dünyanın, 16. yüzyıldan beri uluslararası işbölümü ile karakterize edilen bir dünya sistemini yaşadığını savundu. “Modern dünya sistem”in kökeni olarak Wallerstein, 16. yüzyıl Batı Avrupası ve Amerikalar’ını gösterir. Sermaye birikiminde başlangıçta Fransa ve İngiltere’de görülen belirli politik olaylar, aşama aşama bir genişleme sürecini başlattı ve sonucunda bugün, sadece bir küresel değişim ağı kaldı. 19. yüzyılla birlikte yeryüzünün her köşesi kapitalist dünya ekonomiye entegre oldu.

Dünyanın her köşesine uzanan kapitalist dünya-sistem kültürel, siyasal ve ekonomik açıdan homojen olmaktan çok uzak bulunmaktadır- Aksine dünya-sistem medeniyetler arasında gelişme farklılıları ve politik gücün ve sermayenin artışındaki temel farklılıklarla karakterize edilir. Modernleşme ve kapitalizm teorilerinin iddiasının aksine , Wallerstein bu farklılıkları sistemin bir bütün olarak gelişmesi ile bertaraf edilebilecek sırf tortular veya düzensizlikler olarak görmez. Bunlar dünyanın merkez, yarı çevre ve çevre olarak bölünmesinde olduğu gibi dünya-sistem’in kalıtsal bir özelliğidir.

Soner Özçelik

Bolu Abant İzzet Baysal Üniverisitesi

Uluslararası İlişkiler, 2010 Mezunu

Hakkında admin

Cevapla