Anasayfa » Haberler » Bir Doğu Türkistanlı’nın yaşadıkları 1

Bir Doğu Türkistanlı’nın yaşadıkları 1

Doğu Türkistan’da nelerin yaşandığına dair en sağlıklı bilgileri bizzat orada yaşayan Uygur Türkü ile yaptığı röportaj

Son dönemlerde bizzat toplama kamplarında yaşanmışları anlatanlar, insan havsalasının almayacağı gaddarlıkları görse de, “bu bir Amerikan oyunudur” diyenlerin maalesef ülkemizde sayıları hayli fazlaca.

Doğu Türkistan’da toplama kampları gündeme geldikten ve birçok bilgi paylaşıldıktan sonra kamuoyunda eskinin unutulduğuna dair bir izlenim de ortaya çıktı. Sanki Doğu Türkistan’da zulüm kamplarla beraber ortaya çıkmış, öncesi güllük gülistanlıkmış gibi.

Bu yazımızda Doğu Türkistan’da hem kamplar öncesi durum hem kamplar hem de Çin Komünist Parti (ÇKP) yani devlet eliyle mazlum Doğu Türkistan halkına reva görülen zulmü bir kez daha okuyucularımızla paylaşmak istedik.

Bu vesile ile Doğu Türkistan’da doğmuş-büyümüş, okumuş, iş-güç sahibi olmuş, akabinde ÇKP’nin akıl-almaz uygulamaları dolayısıyla servetini ve sevenlerini de geride bırakıp iki evladı ve hayat arkadaşıyla, binbir meşakkatle yurtdışına çıkabilmiş, ilk durağı ülkemizde de birçok sıkıntı yaşadıktan veya kendisine yaşatıldıktan sonra çok sevdiği ülkemizden de ayrılmak zorunda kalarak Avrupa yolunu tutmuş bir Doğu Türkistan Uygur Türkü kardeşimizle, hem yaşadıklarını, hem de yaşatılanları konuşalım ve ilgili vicdan sahiplerine hatırlatalım istedik.

Doğu Türkistan Uygur Türkü kardeşimiz Habibullah İzchi. Yaşadıklarını ve yaptıklarını dinledikten sonra onun için “Doğu Türkistan’ın son komitacı ittihatçısı” demeyi uygun gördüm. Onca zulüm, baskı, takip, hakaret altında bile millî davasına, hem de Doğu Türkistan’da sahip çıkmak, işkenceyi, zulmü, hakareti hatta ölümü göze alarak vatan ve millet için ne yapabilirim düşüncesinden ödün vermeyen bir kişi ancak böyle tanımlanabilir diye düşünüyorum.

Türkiye’de onca çektiği sıkıntılardan sonra sosyal-medya üzerinden benimle irtibat kurup yaşadıklarını anlattığında hayretler içinde kalmıştım. Türkiye’den ayrıldıktan sonra da irtibatımızı koparmadı. Hatta gittikten sonra çok defa “Yaban ellerde, ezan sesi duymadan, akraba, eş-dost, benden olmayan birileriyle sokaklarda karşılaşmak yordu hocam” demesi benim için ayrı bir üzüntü olmuştur. O şimdi Avrupa’da, dili, dini, ırkı farklı ama insan olduğunu hatırlayabildiği bir ülkede yaşıyor. Hâlâ takip edildiği düşüncesiyle tam adı ve yaşadığı şehri vermemeyi uygun gördük. Röportaj teklifimi kırmadığı ve sorduğumuz sorulara verdiği samimi cevapları için kendisine teşekkür ediyorum.

Buyurun hep beraber okuyalım, bakalım neler yaşanmış ve yaşanıyor kadim Türk-İslam yurdu Doğu Türkistan’da…

  • Kısaca kendinizden bahseder misiniz?

– Ben Doğu Türkistanlı bir Uygur Türkü’yüm. Gazetecilik yapıyorum bu aralar desem yalan olmaz. Ailemle birlikte İsviçre’de yaşıyorum. Memlekette çay fabrikam vardı, bir de uluslararası ticaret şirketim. Durumun şükür iyiydi. Ama hayat bize kazandıklarımızı birer birer kaybettirmeyi reva gördü, Vatanımız da dahil. Anlatacaklarım arasında hatırlamak dahi istemediğim, geceleri karabasan gibi üzerime çullanan birçok bilgi ve hatıramı bulabilirsiniz bu röportajda.

– Toplama kamplarının nasıl bir yer olduğunu, Uygurların orada neler yaşadığını biliyor musunuz?

– Ben toplama kampında hiç tutulmadım ama haksız yere cezaevine atıldım. Toplama kamplarından çıkan mahkûmların ifadelerinden kıyaslama yapacak olursam kampların daha önce bulunduğum hapishaneye benzediğini, hatta şartlarının daha da kötü olduğunu anlamak benim açımdan zor değil. Toplama kamplarının hapishanelerden hiçbir farkının olmadığını, yaşadığım olaylar ve edindiğim tecrübelerden anlayabiliyorum. Belki bazı durumlarda toplama kampları hapishanelerden çok daha kötüdür. İki yer arasındaki tek fark, Çin hükümetinin bu kamplara verdiği isimlerin, hapishanelerden farklı olmasıdır. Çünkü daha önce toplama kamplarında bulunan insanların ifadelerine göre; hapishanelerde yaşanılanlardan daha da kötü vakaların vuku bulduğu ve insanlık dışı büyük suçlar işlendiği kanıtlanıyor. Ne yazık ki, bahsi geçen hapishane veya toplama kampları veya büyük bir açık hapishane olsun içinde en acı çektirici icraatları buraların mekânlarıdır. Anlatmak istediğim Doğu Türkistan, Çin’in insanlık dışı gözetleme sistemi nedeniyle büyük bir hapishaneye, acımasız ve sistematik bir işkence merkezine dönüştürülmüştür. Doğu Türkistan ile ilgili haberlerde açıklanan mevcut durum orada yaşananlar ancak buzdağının görünen kısmı diye ifade edilebilir. Temel hak ve özgürlükleri konuşmak bile abestir.

Bir Doğu Türkistanlı’nın yaşadıkları -2

Bir önceki yazımızda yaşadıklarını bizimle paylaşan Doğu Türkistan Uygur Türklerinden Habibullah İzchi ile olan röportajımıza bu yazımızda da devam ediyoruz.

Okurken insanın vicdanını sızlatan bu satırlara muhatap olmak zorunda kalan insanların psikolojilerini varın siz düşünün.

– Doğu Türkistan bir işkence merkezine dönüştürülmüş durumda dediniz, ÇKP yönetimi Uygurlara nasıl işkence ediyor?

Bu soru hakkında ne denilebilir ki? Her insanın yaşadığı işkenceler ve gördüğü sorgulamaların şekli farklı olabilir ama acısı hep aynıdır. Belki de bazen, birçok kardeşim daha can acıtıcı işkenceleri görmüştür. Ben burada yaşadıklarımı kısaca anlatmanın yeterli olacağını düşünüyorum. Haziran 1996’da tutuklandığımda, Urumçi şehri Dikkuyu hapishanesine götürüldüm. Buraya götürüldükten sonra çırılçıplak soyunduruldum ve bayılana kadar işkence gördüm. Buna kapıdan ilk giriş ikramiyesi diyelim. Daha sonra anlatıldığına göre buna “yeni mahkûmun iradesini kırmak” diyorlarmış. Bu çeşit işkencenin, 5 Şubat 1997 Gulca olayları tutsaklarına da uyguladığını 3 nolu kapalı cezaevi hastanesindeyken pencereden de görmüştüm.

Burada sorgulamam sırasında ise her gün el ve ayaklarım bağlı ve asılı halde sabit bir şekilde bekletilerek, altı-yedi saat boyunca kafama soğuk su damlatıldı. Tırnaklarım çekildi, penisime elektrik verildi. Islak odalara kapatılarak elektrikle işkenceler yapıldı. Güneş altında el ve ayaklarım birbirine bağlanarak haftalarca bir köpekle aynı kafese koyuldum. Aç ve susuz güneşe asılı bırakıldım. Yanımda asılı duran başka bir mahkûmun açlık ve susuzluk nedeniyle saçlarının tamamen döküldüğüne şahit oldum. Saçlarının birkaç tane kalmasından dolayı daha sonra ona başka mahkumlar “Güldar Şeyh” adını vermişti.

Hapishanede 22 Çinli mahkûmun olduğu bir koğuşa yalnız bir Uygur olarak kapatıldım. Diğer Çinli mahkûmlar katil, uyuşturucu satıcısı, mafya babaları ya da ömür boyu hapis cezası almış, hayata dair herhangi bir umudu kalmamış kişilerdi. Bunlar tarafından da sürekli dövülüyordum. Beyni yıkanmış, yaşama umudunu kaybetmiş, insanlıktan payını almamış 22 Çinli mahkûm ve bunların içine yalnız kapatılan bir siyasi tutsak Uygur… Bu Uygur’un böyle bir ortamda neler yaşayacağını hayal etmek zor olmasa gerek. Tabi bu da polisin mahkûmu itirafçı yapmak için kullandığı başka bir işkence yöntemi. Bu süreç boyunca işkenceye maruz kalmadığım tek bir gün bile olmadı.

Kollarım ve bacaklarım yaklaşık altı ay ağır bir zincire bağlandığı için ve sürekli yapılan işkenceler dolayısıyla, omurga kemiklerimin ve yürüyüş şeklim bozulmuş durumda. Belki de virüsten kaynaklanan bu karantina günlerinden sonra, yüz yüze görüşme imkânı olursa siz de söylediklerimin kalıntılarını görebilirsiniz.

Bunları tekrar anlatmak, belki de bende haftalarca sürecek bir ruh kırgınlığına sebep olacaktır. Yaşadığım dramları her hatırladığımda, bu hakta böyle konuştuğumda günlerce hiçbir şey yapmadan oturuyorum ve kendimi tek başıma bir odaya kapatıyorum. Bu kadar acı bir geçmişten sonra beni hala ayakta tutan şey ise mücadele etmek, irademi teslim etmemek… Hayat bu değil mi zaten: bir umut…

Şu anda kamplardaki Uygurlara gelince, haberlerde görmüş olduğumuz tablolar tahmin edilebileceğimizin sadece küçük bir kısmı. Bu kamplardan çıkan insanların çoğu ağır hasta ya da yarı ölüdür. İç organları alınmış, ağır hastalıklara maruz bırakılmış ve iffetlerine el uzatılmış insanlar. Taciz edilen bazı Uygurların aileleri, akrabaları, kardeşleri halen yurtdışında yaşamaktalar. Konuyla ilgili bu tanıklar ile de irtibata geçmenizi önerebilirim. Dilerseniz bu kişilerle irtibat kurmanıza yardımcı olabilirim.

– 1996’da ilk tutuklandığınızdan bahsettiniz. Tutuklanmanıza sebep ne idi?

– Çin devletinin bu sistematik zulüm politikası sadece bugünün sorunu değil, tarihsel bir asimile ve yok etme politikası var. Ben doğmadan önce de vardı, ben doğduğumda da vardı ve hâlâ da devam ediyor. Bunu yaşayarak da tecrübe ettim. Yaşam telaşesi bir tarafa hep vatanım, milletim, çocuklarımız için neler yapabiliriz derdinde olduk. O yüzden lise yıllarımda “TANG NURİ” adlı bir gazete yayımladık. Bu gazetede benim bir makalem yayımlandı. Makalede ise Çin devletinin Tibet ve Uygur halklarının kültürüne, dini inanışlarına ve tarihine yönelik asimile politikalarını açık bir şekilde eleştirdim ve tıpkı Sovyet Rusya’da olduğu gibi komünist Çin rejiminin de tarihin çöplüğüne karışması gerektiğini, her milletin kendi kaderini tayin etmesi hususlarını ifade ettim. 1995-1996’da üniversitede “Sada“, “Tanrıdağ“, “Azatlık Maşelesi” gibi gazeteleri yayımladık. Bu gazetelerde Uygurların su membalarının Bingtuan tarafından gasp edildiğini ve Çin’in tek çocuk politikası hakkında eleştiriler yaptık. Amaçlarının ne olduğunu anlatmaya başladık, bu yüzden tutuklandım. Bu tutuklanma, hayatımın bir dönüm noktası oldu.

O dönemlerde işin ehli tarihçi ve gazetecilerden özel ders ve eğitimler aldım. Çin siyasetini, uygulamakta olduğu politikaları, halkımızın kültürünü, tarihini ve Uygur folklorunu daha yakından tanıma fırsatı buldum. Gazeteci, tarihçi Doğu Türkistan’ın direniş abidesi Nizamiddin Hüseyin Efendi ile kırsal bölgeler dahil Doğu Türkistan’ın her köşesinde birçok kez seyahatlerde bulundum ve halkımın tarihini, yaşamış olduğu trajedileri, gösterdikleri direnişleri, tutumlarını ve daha bir çok konuyu öğrendim, kaydettim. O dönemlerde topladığımız bilgilerin bir kısmı daha sonra yurt dışında yayımlandığı için büyük problemler yaşadım. Topladığım diğer bilgileri ise kendim yurt dışına çıktıktan sonra yayımladım. Ama yurt dışına sağ-salım ayak basana kadar hep nezaret, takipler altında yaşadım. Sürekli evim aranıyordu. Bayramlarda, Çin’in bayramlarında tutsak kalıyordum ya da ev hepsinde tutuluyordum. Demem o ki, yaşadıklarımı tek tek anlatsam insan dayanamaz.

Okurken insanın vicdanını sızlatan bu satırlara muhatap olmak zorunda kalan insanların psikolojilerini varın siz düşünün.

– Doğu Türkistan bir işkence merkezine dönüştürülmüş durumda dediniz, ÇKP yönetimi Uygurlara nasıl işkence ediyor?

Bu soru hakkında ne denilebilir ki? Her insanın yaşadığı işkenceler ve gördüğü sorgulamaların şekli farklı olabilir ama acısı hep aynıdır. Belki de bazen, birçok kardeşim daha can acıtıcı işkenceleri görmüştür. Ben burada yaşadıklarımı kısaca anlatmanın yeterli olacağını düşünüyorum. Haziran 1996’da tutuklandığımda, Urumçi şehri Dikkuyu hapishanesine götürüldüm. Buraya götürüldükten sonra çırılçıplak soyunduruldum ve bayılana kadar işkence gördüm. Buna kapıdan ilk giriş ikramiyesi diyelim. Daha sonra anlatıldığına göre buna “yeni mahkûmun iradesini kırmak” diyorlarmış. Bu çeşit işkencenin, 5 Şubat 1997 Gulca olayları tutsaklarına da uyguladığını 3 nolu kapalı cezaevi hastanesindeyken pencereden de görmüştüm.

Burada sorgulamam sırasında ise her gün el ve ayaklarım bağlı ve asılı halde sabit bir şekilde bekletilerek, altı-yedi saat boyunca kafama soğuk su damlatıldı. Tırnaklarım çekildi, penisime elektrik verildi. Islak odalara kapatılarak elektrikle işkenceler yapıldı. Güneş altında el ve ayaklarım birbirine bağlanarak haftalarca bir köpekle aynı kafese koyuldum. Aç ve susuz güneşe asılı bırakıldım. Yanımda asılı duran başka bir mahkûmun açlık ve susuzluk nedeniyle saçlarının tamamen döküldüğüne şahit oldum. Saçlarının birkaç tane kalmasından dolayı daha sonra ona başka mahkumlar “Güldar Şeyh” adını vermişti.

Hapishanede 22 Çinli mahkûmun olduğu bir koğuşa yalnız bir Uygur olarak kapatıldım. Diğer Çinli mahkûmlar katil, uyuşturucu satıcısı, mafya babaları ya da ömür boyu hapis cezası almış, hayata dair herhangi bir umudu kalmamış kişilerdi. Bunlar tarafından da sürekli dövülüyordum. Beyni yıkanmış, yaşama umudunu kaybetmiş, insanlıktan payını almamış 22 Çinli mahkûm ve bunların içine yalnız kapatılan bir siyasi tutsak Uygur… Bu Uygur’un böyle bir ortamda neler yaşayacağını hayal etmek zor olmasa gerek. Tabi bu da polisin mahkûmu itirafçı yapmak için kullandığı başka bir işkence yöntemi. Bu süreç boyunca işkenceye maruz kalmadığım tek bir gün bile olmadı.

Kollarım ve bacaklarım yaklaşık altı ay ağır bir zincire bağlandığı için ve sürekli yapılan işkenceler dolayısıyla, omurga kemiklerimin ve yürüyüş şeklim bozulmuş durumda. Belki de virüsten kaynaklanan bu karantina günlerinden sonra, yüz yüze görüşme imkânı olursa siz de söylediklerimin kalıntılarını görebilirsiniz.

Bunları tekrar anlatmak, belki de bende haftalarca sürecek bir ruh kırgınlığına sebep olacaktır. Yaşadığım dramları her hatırladığımda, bu hakta böyle konuştuğumda günlerce hiçbir şey yapmadan oturuyorum ve kendimi tek başıma bir odaya kapatıyorum. Bu kadar acı bir geçmişten sonra beni hala ayakta tutan şey ise mücadele etmek, irademi teslim etmemek… Hayat bu değil mi zaten: bir umut…

Şu anda kamplardaki Uygurlara gelince, haberlerde görmüş olduğumuz tablolar tahmin edilebileceğimizin sadece küçük bir kısmı. Bu kamplardan çıkan insanların çoğu ağır hasta ya da yarı ölüdür. İç organları alınmış, ağır hastalıklara maruz bırakılmış ve iffetlerine el uzatılmış insanlar. Taciz edilen bazı Uygurların aileleri, akrabaları, kardeşleri halen yurtdışında yaşamaktalar. Konuyla ilgili bu tanıklar ile de irtibata geçmenizi önerebilirim. Dilerseniz bu kişilerle irtibat kurmanıza yardımcı olabilirim.

– 1996’da ilk tutuklandığınızdan bahsettiniz. Tutuklanmanıza sebep ne idi?

– Çin devletinin bu sistematik zulüm politikası sadece bugünün sorunu değil, tarihsel bir asimile ve yok etme politikası var. Ben doğmadan önce de vardı, ben doğduğumda da vardı ve hâlâ da devam ediyor. Bunu yaşayarak da tecrübe ettim. Yaşam telaşesi bir tarafa hep vatanım, milletim, çocuklarımız için neler yapabiliriz derdinde olduk. O yüzden lise yıllarımda “TANG NURİ” adlı bir gazete yayımladık. Bu gazetede benim bir makalem yayımlandı. Makalede ise Çin devletinin Tibet ve Uygur halklarının kültürüne, dini inanışlarına ve tarihine yönelik asimile politikalarını açık bir şekilde eleştirdim ve tıpkı Sovyet Rusya’da olduğu gibi komünist Çin rejiminin de tarihin çöplüğüne karışması gerektiğini, her milletin kendi kaderini tayin etmesi hususlarını ifade ettim. 1995-1996’da üniversitede “Sada“, “Tanrıdağ“, “Azatlık Maşelesi” gibi gazeteleri yayımladık. Bu gazetelerde Uygurların su membalarının Bingtuan tarafından gasp edildiğini ve Çin’in tek çocuk politikası hakkında eleştiriler yaptık. Amaçlarının ne olduğunu anlatmaya başladık, bu yüzden tutuklandım. Bu tutuklanma, hayatımın bir dönüm noktası oldu.

O dönemlerde işin ehli tarihçi ve gazetecilerden özel ders ve eğitimler aldım. Çin siyasetini, uygulamakta olduğu politikaları, halkımızın kültürünü, tarihini ve Uygur folklorunu daha yakından tanıma fırsatı buldum. Gazeteci, tarihçi Doğu Türkistan’ın direniş abidesi Nizamiddin Hüseyin Efendi ile kırsal bölgeler dahil Doğu Türkistan’ın her köşesinde birçok kez seyahatlerde bulundum ve halkımın tarihini, yaşamış olduğu trajedileri, gösterdikleri direnişleri, tutumlarını ve daha bir çok konuyu öğrendim, kaydettim. O dönemlerde topladığımız bilgilerin bir kısmı daha sonra yurt dışında yayımlandığı için büyük problemler yaşadım. Topladığım diğer bilgileri ise kendim yurt dışına çıktıktan sonra yayımladım. Ama yurt dışına sağ-salım ayak basana kadar hep nezaret, takipler altında yaşadım. Sürekli evim aranıyordu. Bayramlarda, Çin’in bayramlarında tutsak kalıyordum ya da ev hepsinde tutuluyordum. Demem o ki, yaşadıklarımı tek tek anlatsam insan dayanamaz.

Haftaya röportaja devam edeceğiz…

– Memleketten çıktıktan sonra geride kalan aile bireylerinizi ve arkadaşlarınızı ziyaret etme şansınız oldu mu veya olabilir mi?

– 2016’da vatanımdan ayrıldıktan sonra 2017 yılında birkaç kez internet üzerinden irtibata geçebildik ancak daha sonrasında ne eşim ne de ben, akraba ve arkadaşlarımızla bütün iletişimimiz koptu. İki sene önce bir arkadaşım aracılığıyla aldığım bilgiler dışında memlekete dair hiçbir bilgim yok. Eşimin annesine, kardeşlerine; benim kardeşlerime ne oldu, şu an nerelerdeler bilmiyoruz. Bu durum bizi psikolojik açıdan çok yıprattı ve yıpratmaya da devam ediyor. Yurt dışında yaşayan herhangi bir Uygur’a sorarsanız, muhtemelen benzer cevapları duyarsınız.

– Yurtdışına çıktıktan sonra da takip edildiğinizi düşünüyor musunuz, takip ediliyorsanız nasıl?

– Bu sormuş olduğunuz soru yurt dışında yaşayan herhangi bir Uygur’un karşı karşıya kaldığı bir sorundur. Ben 2016 yılında vatanımı terk etmek zorunda kaldım. Özgür dünyaya adım attıktan sonra medya, gazete ve internet aracılığıyla kendi adım ve müstear isimlerle Uygurların maruz kaldığı durumları, Çin hükümetinin insanlık dışı politikalarını ve Doğu Türkistan’da insanlığa karşı işlenen suçları deşifre etmeye başladım. Bu konuda radyo, insan hakları örgütleriyle birçok defa röportaj yaptım. Somut olarak 2016’da Doğu Türkistan’daki son durumlar hakkında yazdığım rapor BM İnsan Hakları Komisyonu’na sunuldu. Bundan dolayı, Çin istihbarat servisleri tarafından Çin’e sınır dışı edilmekle tehdit edildim. Ayrıca kurmuş olduğum iş yeri ve mal varlığım tehdit ve şantajla gasp edildi. Bunların hepsinin bana Özerk Bölge Emniyet İstihbaratı tarafından kurulmuş bir kumpas olduğu söylendi. Bizzat beni oradan arayarak telefonda tehdit ettiler ve bu tehditler nedeniyle aylarca eşim ve çocuklarımdan ayrı yaşamak zorunda kaldım. Şu an burada rahat ve güven içinde olmamıza rağmen, daha önceden yaşamış olduğumuz korkuları, travmaları atlatabilmiş değiliz.

– Yaşadıklarınızın Çin’in “tek çocuk politikası” ile ilgisi var mı? Neler söylersiniz bu konuda?

– Aslında Çin gibi büyük nüfusa sahip bir ülke için olmaması lazım. Bilindiği gibi Çin kendi halkına uyguladığı bu tek çocuk yasasını kaldırdı. Buradaki sorun şudur; bizim Çin’den farklı kültürümüz, dinimiz ve onlara hiçbir zaman ait olmayan ırkımız ve Çin’in bunu devlet eliyle silme çabaları. Ama geleneksel Çin kültüründe, erkek çocuğun yoksa soyunun tükenmiş olduğu düşünülür. Çin topluluğu bu konuda ciddi bir feodal görüşe sahiptir. Çinli ailelerde erkek çocuğun olmaması ciddi bir sorundur ve bu yüzden kız çocuk olduğunda yapılan kürtajlar nedeniyle Çin nüfusunda ciddi bir cinsiyet dengesizliği bulunmaktadır.

Aksine biz Uygurlar Müslüman olduğumuzdan ve kadim kültürümüzden kaynaklı kız veya erkek çocuk olsun, bunu Allah’ın insana bir nimeti olarak görürüz. Uygurlar yüzyıllardır Çin işgali altında yaşamış olmalarına rağmen, inanç ve kültüründen dolayı Çinlilerle evlilikler yapmamış ve bu kabul edilebilir bir durum olarak görülmemiştir. Çin gibi çok nüfuslu bir halkın işgali altında, Uygurların asimile olmamalarının temel nedeni inançları, kültürleri ve gelenekleridir. Örneğin; tarihte 300 yıl Çin’i yöneten Mançular baskın bir siyasi irade olmalarına rağmen rağmen asimile olup yok olmuşlar. Yine Güney Çin’deki birçok etnik azınlık halk, dillerini kaybederek asimile olmuştur. Bunun aksine, Çin en son 1949’da Doğu Türkistan’ı tamamen işgal etmesine rağmen, Uygurlar hâlâ kendi kimliğini, kültürünü ve dini inançlarını koruyarak Çin’e asimile olmadı ve oralarda yaşayan Kazak, Kırgız ve diğer azınlıklara bu duruşları etki etti.

Bu nedenle Çin hükümeti, Uygurları kamplara koyarak din, dil ve kültürlerini yasaklayıp zorla asimile etmeye çalışıyor. Masum çocukları zorla aile ve ebeveynlerinden kopartıp Çin’e transfer ettiriyor. Erkekler hapse atılıyor, korumasız kalan kadınlar ve kızlar, Çinli erkeklerin şiddet, tehdit ve şantajlarına maruz bırakılıp zorla evlendiriliyor. Çin hükümeti asimilasyon politikaları kapsamında, Uygur bir kadın ile evlenen her Çinli erkeğe ev, para ve tarım arazisi ile destek veriyor ve Çinlileri teşvik ediyor. Bunlar Çin’in tek çocuk politikası ile Uygur halkının trajik kaderi arasındaki bağlantıdır.

– Uygurlar için mutlu bir son görüyor musunuz, bu hususta neler söylemek istersiniz?

– Biz böyle bir geleceğin olacağına inanıyoruz. Çünkü Çin devlet sistemi, eski Sovyet rejimi taklit edilerek oluşturulmuş, dünyadaki son komünist maskesi altındaki diktatör, faşist bir rejimdir. Dünya, böyle tek bir kişinin yönettiği devletin, o tek kişinin kurallarına göre dizayn edildiği diktatöryal sistemlerin ne tür felaketlere yol açtığını/açabileceğini çoktan anlamıştır. Öte yandan dünya halkları, şu anda içinde yaşadığımız virüs olayı nedeniyle Komünist Çin hükümetinin insanlığın felaketi olduğunu anlamıştır diye düşünüyorum. Ayrıca yok olma riski altındaki Uygur kimliği noktasında, Çin rejimine karşı dünyadan büyük bir tepki vardır. Aslında Doğu Türkistan ve Tibet’in bağımsızlığı dünya barışının bir garantisi ve saldırgan Çin rejimini kontrol altına almak için etkili bir araç olacaktır.

Çin hükümetinin kurucusu Mao Ze-dong da “Sovyetlerin bugünü, Çin’in ertesi” demiştir. Biz Uygurlar hiçbir zaman diz çökmedik ve umudumuzu hiç kaybetmedik. Biz tarihten beri hür yaşamış bir millet olarak, daha da mutlu bir geleceğimizin olacağına sonsuza kadar inanıyoruz.

Şunu da ilave etmek gerekir ki, Uygurların özgürlük isteği bugünün meselesi değil. Belki de tarihi gerçekliği olan bir meseledir. Bir toplum yaşadığı coğrafyada ya ülkede bağımsızlık istemesi için hür yaşayıp işgal edilmiş olmalıdır ve Uygurların kısmeti de bunun canlı örneğidir. Örneğin Uygur tarihine bakacak olursanız, Uygurların tarihte hiçbir zaman Çin’in bir parçası olmadığını ve her zaman özgür ve hür yaşamış bir halk olduğunu görürsünüz.

– Bu vesile ile kamuoyuna seslenmek veya paylaşmak istediğiniz başınızdan geçen bir anı var mı?

– Kişisel hayatımla ilgili yaşadıklarıma yukarıda cevap vermeye çalıştım, ama yaşadıklarım yanında anlattıklarım deryada katre misali. Ancak bu vesile ile kamuoyu ile şunları paylaşmak isterim;
Coğrafi konumu, ekonomik ilişkileri ve turizmi gibi etkenlerden, daha da önemlisi Çin rejiminin kısıtlamalarından dolayı, Doğu Türkistan sizlere uzak, hatta hiç yokmuş gibi görünebilir. Ancak Uygurların trajedisine dünyanın sessizliği, sonuçta tüm insanlığın başına gelebilecek bir trajediye yol açabilir. Uygurlar hakkında gerçeği saklayan, Uygurları sistematik olarak acımasızca yok eden, virüs hakkında yanlış ve eksik bilgi paylaşımı nedeniyle dünya kamuoyunu yanıltan Çin Komünist rejimi, şimdilerde tüm insanlığa bir felaket getirmiş durumda. Uygurlar da insanlığın bir parçası ise dünya halklarının kaderi ile birlikte düşünülmeli.

İnsanlık için büyük bir trajediye yol açan bu virüs belasını da Çin rejiminin yaydığı aşikardır ve konuyla ilgili birçok uzmanın görüşü de bu yöndedir. Ben bir süre yaşadığım aziz Türkiyemizin güzel insanlarına, dünya toplumuna, bu mücadelede biz Uygurları yalnız bırakmamalarını, zalimin zulmüne karşı susmamalarını, daha acı tablolarla karşılaşmamak için, Çin faşizminin durdurulmasının insanlık adına elzem olduğunu haykırmak istiyorum. Bilinmelidir ki, bu mücadele sadece Uygurların mücadelemiz değil, bütün insanlığın mücadelesi. Uygurların var olması, sizin de varoluşunuz, yok olması da sıranın size geleceğinin göstergesi. Doğu Türkistan mücadelesi aslında insanlığın ve dünya barışının kilit noktasıdır.

– Kamplarla ilgili çok şey yazıldı, söylendi. Sizce ÇKP yönetimi kamplarla neyi başarmak istiyor?

– Tek hakikat kampların inşasının Çin hükümetinin politik hedefleri doğrultusunda yapıldığıdır. Uygurlar, İpek Yolu’ndaki en kadim, milli ve manevi yönleri çok güçlü bir halktır. Çin, dünyayı ekonomik ve politik olarak ele geçirmek üzere geliştirdiği İpek Yolu projesinde Doğu Türkistan toprağı hayati öneme sahiptir. Çin’in deniz çıkışı; ABD, Tayvan, Japonya ve diğer müttefikler tarafından rahatça kontrol edilebilecek durumdadır. Bu nedenle Çin; Pakistan ve Sri Lanka gibi Hint Okyanusundaki ülkelerde bulunan askeri üst ve limanlarına kolayca ulaşmak için Doğu Türkistan’dan Gwadar’a kadar inşa edilen Çin-Pakistan demir yolunu kullanması gerekmektedir. Bu yüzden ÇKP yönetimi asıl toprak sahibi olan Uygurları bir tehdit unsuru olarak algılamakta ve kendi içinde Uygurları düşman olarak lanse etmektedir. ÇKP yönetimine göre dış güç Amerika ve işbirlikçileri, iç düşman ise Uygurları bellemiş durumdadır. Ayrıca Çinliler, Çinli dışındaki hiçbir millete inanmaz ve güvenmezler. Bu nedenle dini inanışları veya kültürleri farklı olan Uygur halkının iradesini kırmak, diz çöktürmek ve İpek Yolu projesini sorunsuzca devam ettirmek için bu kamplarda Uygur halkını açıkçası Doğu Türkistan’ın asıl sahiplerini yok etmeyi başarmak ve tamamen asimile etmek istiyor.

kaynak:

ogunhaber.com/yazarlar/doc-dr-omer-kul/bir-dogu-turkistanlinin-yasadiklari-3-100834m.html

Hakkında admin

x

Check Also

39 ülke Uygur Türkleri için çağrı yaptı. Listede Türkiye yok

Çin hükümetine toplama kamplarında zorla tutulan Uygur Türklerinin serbest bırakılması çağrısı yapılan ve 39 ülkenin ...

CHP’den iktidara Uygur Türkleri tepkisi

39 ülkenin imzaladığı ‘Uygur Türkleri’ mektubunda Türkiye’nin imzasının yer almamasını eleştiren CHP Eskişehir Milletvekili Utku ...

İçişleri Bakanlığı’ndan Davutoğlu’nun “50 bin Uygur Türkünün Çin’e gönderilecek” iddialarına yanıt

İçişleri Bakanlığı’ndan Davutoğlu’nun “50 bin Uygur Türkünün Çin’e gönderilecek” iddialarına yanıt İçişleri Bakanlık Sözcüsü İsmail ...

Sessizliğe gömülen dünya karşısında Çin’in Doğu Türkistan’a zulmü

Erdoğan’ın Doğu Türkistan’a yapılan zulmü ‘soykırım’ olarak nitelendirmesine rağmen Çin ile stratejik ilişkiler nedeniyle sessiz ...

Çinperver Vatan Partisi’nden Doğu Türkistan Karşıtı Açıklama

Cumhur İttifakı’nın gayrı resmi ortağı olarak adlandırılan Vatan Partisi, Doğu Türkistan’daki sistematik soykırımı duyuran ve ...

Skandal! Çin, Türkiye’deki Doğu Türkistan haberlerine erişim yasağı koydurmaya başladı

Doğu Türkistan’daki insanlık dramı katlanarak devam ederken, skandal bir gelişme yaşandı. Türkiye’de Doğu Türkistan ile ...

ABD yönetimi Hong Kong’daki Yasama Konseyi seçimlerinin ertelenmesini kınadı

ABD yönetimi, Hong Kong’daki Yasama Konseyi seçimlerinin 1 yıl ertelenmesini kınayarak, yetkililere kararlarını gözden geçirme ...

ABD : ÇİN’İN UYGURLARA KARŞI İNSAN HAKLARI İHLALLERİ İÇİN YAPTIRIMLAR ARTACAK

ABD,Dışişleri Bakanı Pompeo Çin’in Doğu Türkistan’da yaşayan Uygurlar.Kazaklar ve diğer Çinli olmayan Müslüman halklara karşı ...

Çin’in Uygur Kadınlara Karşı İşlediği İnsanlık Suçu

The Washington Post’ta yayımlanan Elizabeth M. Lynch’in kaleminden çıkmış, “China’s attacks on Uighur women are ...