Dış dünyadan ilişkileri kesilmiş bir vaziyette uluslararası düzeyde artık kendilerinden hiç bahsedilmez hale gelen Doğu Türkistan’da neler olduğundan haberiniz var mı?
Nida HAKKULU
Dış dünyadan ilişkileri kesilmiş bir vaziyette uluslararası düzeyde artık kendilerinden hiç bahsedilmez hale gelen Doğu Türkistan’da neler olduğundan haberiniz var mı? Nasıl haberiniz olacak ki? Rabiya Kadir’in tutuklanmasından serbest bırakılmasında kadar olan süreç biraz basına yansıdı, bu kadar. Çünkü gerek bölge içinde gerekse dışında tanınan bir şahsiyet olduğu için gelişmelerden haberimiz oldu. Onun suçu sadece diğer Uygur aktivistlerine, dış dünyaya yerel gazete haberlerini aktarmaktı. Orada halen idam edilmekte olan, zindanlarda çürüyüp biten, gece gündüz her türlü rezil vasıtalarla işkence görmekte olanlardan kimin haberi var.
Ben burada 1.5 milyar civarındaki nüfusun çiğnen haklarını dile getirecek değilim. Çünkü Çin Halk Cumhuriyeti’nde insan haklarının ihlal edildiğini ortaya koyan bir çok kuruluş ve bireyler vardır. Dolayısıyla ben yazıda şuan Çin Halk Cumhuriyeti tarafından yönetilmekte olan Doğu Türkistan’dan bahsetmek istiyorum. Bunları yaparken de daha çok insan hakları raporunda tescil edilmiş bilgileri kullanmaya çalıştım.
Öncelikle o bölgeyi göz önünüzde canlandırmaya çalışacağım. Coğrafi konumundan bahsedecek olursak Kuzey yarım kürede, orta kuşak bölgesinde ve Asya’nın tam merkezinde yer almaktadır. Tanrı dağları ülkeyi doğudan batıya doğru ortadan ikiye böler. Kuzeyde kalan kısma Cungarya, güneydeki bölgeye ise Tarım Havzası denilmektedir. Çin, Tibet, Hindistan, Pakistan, Afganistan, Tacikistan, Kırgızistan, Kazakistan, Moğolistan ve Rusya ile sınırlı, 1.824,418 km2 toprağa sahip bir ülkedir.
Çin son kaynaklarına göre 17.5 milyon nüfusa sahiptir. Diğer kaynaklar ise bu sayının 40 milyon kadar olduğunu belirtmektedirler. Uyur ve Kazak çoğunlukta olmak üzere 13 Türk boyu yaşamaktadır. Geçmişine kısaca bir göz atacak olsak Doğu Türkistan, M. Ö. 8-3 asırlarda İskitlere; M. Ö. 300- M. S. 93 yıllarında Hunlara; 522-744 döneminde Göktürk İmparatorluğuna; 744-840 devresinde Uygur devletine; 751-870 Karluk ve Karahanlılar İmparatorluğuna ve Saidiye Hanlığına merkez olmuştur (1509-1679). 1759 yılında Mançu İmparatorluğu’nun işgaline uğramıştır.
1863′te bağımsızlığına kavuşan Doğu Türkistan’da Yakup Han başkanlığında “Doğu Türkistan İslâm Devleti” kurulmuş ve bu devlet; Osmanlılar, İngiltere ve Rusya tarafından resmen tanınmıştır. 1876 yılında Çin-Mançu devletince yeniden işgal edilmiş ve 1884′te Sincan “Yeni Toprak” adıyla Çin İmparatorluğuna bağlanmıştır. 20. asrın başlarında 1933 yılında Kaşgar’da Doğu Türkistan İslâm Cumhuriyeti kurulmuştur. Bu Cumhuriyet dünyada İslamî topraklarının sıkıntılı dönemlerinde kurulmuştur. Dolayısıyla fazla yaşamadan 1937′de sona ermiştir. Bütün Çin’e hakim olan Komünist Çin Kuvvetleri, 1949′da Stalin’in de onayı ile Doğu Türkistan’a girerek resmen işgal etmiştir.
Doğu Türkistanlılar, yaklaşık 250 yıldır Çin egemenliği altında yaşamaktalar. Çinliler, bir İslam toprağı olan Doğu Türkistan’a “Kazanılmış Topraklar” anlamına gelen “Şinciang” adını koydular ve burayı kendi toprakları olarak tanımladılar. 1949 yılında Mao önderliğindeki komünistlerin Çin’in yönetimini ele geçirmelerinin ardından, Doğu Türkistan üzerindeki baskılar eskisine oranla daha da arttı. Komünist rejim politikası, asimile olmayı reddeden Müslümanların fiziksel olarak imhasına yöneldi. Katledilen Müslüman sayısı korkunç boyutlara ulaştı. 1949-1952 yılları arasında 2 milyon 800 bin; 1952-1957 arasında 3 milyon 509 bin; 1958-1960 yılları arasında 6 milyon 700 bin; 1961-1965 yılları arasında 13 milyon 300 bin kişi ya Çin ordusu tarafından öldürüldüler ya da rejimin doğurduğu kıtlık sonucunda öldüler. 1965′ten sonraki katliamlarla birlikte, öldürülen Doğu Türkistanlı sayısı 35 milyon gibi inanılmaz bir rakama ulaştı[1].
Bunları yapar “Böl, parçala ve yönet” usulünü kendileri için bir ilke olarak belirlediler. Yerli halkı çeşitli yollarla bir bine düşürdü. Birini suçlu birini cezalandırıcı pozisyonuna kayarak kendilerini problemi halledenler olarak göstermeye çalıştı. Onlar yıllardır bölgedeki masum insanlara karşı yaptıkları zulme gerçek anlamda dur diyen olmadı.
Dünya çapında söz sahibi İnsan hakları örgütleri tarafından çeşitli tarihlerde gündeme getirilen bir takım haklar vardır[2]. Onlar Çin’de insanların temel hak ve hukukuna zarar veren uygulamaların yaşanmakta olduğu tespit etmişlerdir[3]. Aynı zamanda söz konusu kuruluşlar tarafından insan haklarını muhafaza etmek için uluslar arası kuruluşlar ve mahkemeler tesis edilmiş olup, gerektiğinde üye ülkelerin katılımıyla ordular teşkil edebilmektedir. Bu şekilde yerel otoritelerin ürettiği kanunların uluslar arası hukukun normlarına uygunluğu temin edilmeye çalışılmaktadır.
Birleşmiş milletlerin yayınladığı insan hakları beyannamesinin muhatabı Yahudilere yapılan muamelelerle dikkat çeken İkinci Dünya Savaşı öncesi Almanya’sı gibi faşist ve komünist ideolojiyi benimsemiş totaliter milli devletlerdir[4]. Fakat her zaman Çin bu sisteme karşı insanlık dışı uygulamalarını sürdürmeye devam etmişlerdir. Yoksa bahsedilen insan hakları üzerine yapılan girişimler Batı’nın Batı dışı dünyayı çerçevelemek için geliştirdiği oryantalizmin de temelini mi oluşturur[5].
Örneğin Uluslararası Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi ile İşkenceye ve Diğer Zalimane, İnsanlık Dışı veya Onur Kırıcı Muamele ya da Cezaya Karşı Sözleşmede “Bir Taraf Devlet, bir kimseyi, işkenceye uğrama tehlikesi olduğu yolunda sağlam gerekçelerin bulunduğu bir başka Devlete süremez, gönderemez (“refouler”) ya da geri veremez” denilmektedir. Başka bir yerinde “Hiç bir Taraf Devlet bir mülteciyi ırkı, dini, uyruğu, belli bir sosyal gruba mensubiyeti veya siyasi düşünceleri dolayısıyla hayatı ya da özgürlüğü tehdit altında olacak ülkelerin sınırlarına her ne şekilde olursa olsun geri göndermeyecek ya da iade etmeyecektir” gibi prensipler yer alır. Fakat Doğu Türkistan’da yaşamakta olan insanlar için bu tür kıstaslar önemi nedir?
Niçin olmasın diye sorarsanız. Durum fevkalade vahimdir. Maalesef, Uluslararası Af Örgütünün son yıllarda Nepal, Pakistan, Kazakistan ve Kırgızistan ve bazı komşu ülkelerden Çin’e zorla geri gönderilen Uygur ilticacıları ve mültecileri ile ilgili dikkate alınması gereken raporları vardır. Bu ülkelerin hemen tamamı Çin’in istediği kimselerden hiçbiri için hayır dememiştir. Biz bu tezimizi insan hakları örgütleri raporlarında tescil edilen bir çok örnekten birkaç tanesini okuyuculara sunmakla ispatlamaya çalışacağız.
Yeni yaşanan bir vakada (10 Ocak 2002), bir Uygur aktivisti olan Şir Ali, Ğucimemet Abbas (Hoca Muhammet ABBAS) Nepal’den Çin’e zorla geri gönderildikten sonra infaz edildi. Aslında bunlar Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği Bürosu (UNHCR) tarafından mülteci olarak kabul edilmişti ve yeni bir yere yerleştirilmeyi bekliyordu.
Çinli yetkililerin Mayıs 2002’de Urümçi’de yaptıkları bir basın toplantısında, Doğu Türkistan İslam Hareketi’nin (ETIM) “üçüncü en yüksek lideri” olduğu iddia edilen İsmail Kadir’in (ya da İlham Kadir) Mart 2002’nin başında Pakistan’da yakalanmasından sonra aynı ay içinde Çin’e geri gönderilmiş olduğu açıklandı.[6] ve bu kişi yakın bir tarihte (2006) idam edildiğini biliyoruz.
Aynı şekilde 16 Temmuz 2003’te iki Uygur, Aldülvahap Tohti ve Muhammed Tohti Metrozi, Ravalpindi’de (Pakistan) UNHCR tarafından Pakistan’da mülteci olarak kabul edilmişti. İsveç’e yerleştirilmeyi bekliyorlardı. Ama şuan her ikisi Çin hapsanesindedir. Çin makamlarınca onların 5-20 yıla kadar hapsedilmesi kararlaştırılmıştır.
Son dönemlerde gelen bildirimler denetim ve baskı düzeylerinin son iki yıl içinde çok yüksek düzeye ulaştığını bildirmeklerdir. Çin yönetimi sürgündeki Uygurları geri dönmeye zorlamak ya da yurt dışında siyasi faaliyetlere katılmalarını engellemek amacıyla mültecilerin ailesine çok ağır bakılar uygulamaktadır. Onlara keyfi olarak her türlü aşağılayıcı muamelelerde bulundukları, sürgün ettikleri ve bazılarının bütün mal varlıklarına el koydukları bir gerçektir. Devlet yönetimi ile barışık olamayan ve kedileri yurtdışında ikamet etmekte olanların aile fertleri değil uzaktan akrabalık bağı bulunanlara pasaport verilmeyeceği tehdidinde de bulunmuşlardır. Bu aileler devletin hiç memurluk hizmetinden yararlanamamakta ve hatta toplumdan tecrit edilmiş durumdadır. Olayın buna benzer çok örnekleri vardır[7]. Bu tür uygulamaların uluslar arası hukuk normlarını hiçe sayıldığını söylemek yanlış mı?
Bütün bunlara rağmen Çin devleti kendilerinin insan haklarına bağılı olduğunu söyleyebilecek mi? Söyleyebiliyorsa biz de “her medeniyet ve kültürün kendine has bir insan hakları anlayışı vardır[8] diyebilir miyiz?
Eğer söylediklerim iyi anlaşılmadıysa konuyu biraz daha açayım. Hemen hemen bütün ülkelerin kabul ettiğini söyleyebileceğimiz bir takım haklar vardır.
1- Hayat Hakkı. Doğu Türkistan’da hiç kimsenin hayatî güvencesi yoktur. Devlet istediği zaman istediği kimseye tutuklayabilir ve istediği şekilde cezalandırabilir. Bu noktada istediği kimsenin yabancı olması da önemli değil. Çin’e sürekli gidip gelen Türk vatandaşı bir kişiyi şöyle tehdit ediyorlar: “Türkiye’de Çin’e karşı ne tür eylemler oluyor? Bunları bize aynen aktaracaksın yoksa senin Türk vatandaşı olman bizim için önemli değil. Bir istersek sebebini uydururuz”. Kaynaklar, Nisan ile Ağustos 2002 tarihleri arasında sadece Kaşgar’da, resmi olmayan İslami faaliyetleri hedef alan bir güvenlik operasyonu sırasında tahmini olarak 5.000 kişinin gözaltına alındığını belirtti. Bildirildiğine göre bu kişilerin yaklaşık 150’sinin ölüm cezaları infaz edildi.[9] Uluslararası Af Örgütü bu rakamları doğrulatmayı başaramadı. Yoksa Çin Eski Yunanlılar ve Romalıların yaptığı gibi Doğu Türkistanlıları bir esir olarak görüyor ve onlara her türlü işkenceyi reva görüyor ve vücutlarını parçalıyor mu? Doğum kontrolü adı altında, büyük-küçük, kadın-erkek, ayrımı yapmadan hepisini öldürmeyi planlıyor mu?
2- İşkenceden Korunma Hakkı. İsa Yusuf Alptekin, Türkiye’de yayınlanan Doğu Türkistan Davası ve Unutulan Vatan Doğu Türkistan adlı kitabında söz konusu baskı ve işkenceleri ayrıntılarıyla anlatır. Bu kitaplarda anlatıldığına göre, Doğu Türkistan’da halka uygulanan baskılar, Sırplar’ın Bosna’da Müslüman Boşnaklara veya Kosova’da Arnavut çoğunluğa uyguladıklarından farklı değildir. Ülkedeki Çin mahkemelerinin “ceza” yöntemleri de son derece acımasızca ve vahşidir. Diri diri toprağa gömmek, öldüresiye dövülen bir insanı çıplak halde karlarda yatırmak, iki bacağı iki ayrı öküze bağlanan bir insanı ikiye bölmek gibi “ceza”lar uygulanmıştır[10]. Neler yok….
3- Tutuklulara İnsanca Muamele. Haklı gerekçelerle tutuklanan mahkumlara insanca muamele edilmesi yönündeki insan hakları sözleşmesinin Çin’de hiç bir önemi yoktur. Doğu Türkistan’da çeşitli suçlarla ve iftiralarla onbinlerce insan “Çalıştırma ile değiştirme” denilen bir nevi mecburi “çalışma kampları”nda zorla çalıştırılmaktadırlar. Mahkumlar çok kötü şartlarda çok ağır işlerde çalıştırılmaktadır. Burada yapılan işler sonucu elde edilen gelirden onların istifade hakkı yoktur. Hapsene koşulları insanların yaşamasına elverişli değildir. Genelde hacimleri 1×1.5m olmaktadır. Bütün ihtiyaçları söz konusu hücrelerde görülmektedir.
4- Seyahat Özgürlüğü. Her isteyen istediği yere gidemez. Bazen bir köye diğer köye giderken yerel güvenlik kurumlarından belge almaları gerekmektedir. Normal reşit çağını geçmiş bir insanın bile yurtdışına gitmek için pasaport alabilmesi imkansızdır. Bu uygulama soğu Türkistanlılar için özel bir uygulamadır. Yoksa bir Çinli pasaport istediği zaman talebi en geç 15 gün içerisinde yerine getirilecektir. Hatta bazılarına gittiği yerde yerleşmesi için devlet tarafından belli miktarda parasal yardım da yapılmaktadır. İki senede bir gidiş dönüş yol masrafı yine devlet tarafından karşılanmaktadır.
5- Adil Muhakeme. Çin’de her vesile ile tutuklanan mahkumların adil bir muhakeme ile yargılanmadığı insan hakları raporlarında da tescil edilmiştir. Çeşitli tarihlerde yayınlanmış insan hakları raporlarda genişçe yer alır. Ayrıca bunun için örnek aramaya hiç gerek yoktur. Orayı yakından tanıyan herkes bunu açıkça bilir. Ne var ki, Aralık 2002’de Devlet Konseyi’nin yayınladığı bir Ulusal Savunma Üzerine Resmi Broşür’de Çin, “Çin de terörizmin bir kurbanıdır” ve “ ‘Doğu Türkistan terörist güçleri ülkenin sosyal istikrarına olduğu kadar Çin’de yaşayan tüm etnik gruplara mensup halkların da can ve mal güvenliğine yönelik ciddi bir tehdittir” ifadesini kullanmakla bütün Doğu Türkistan’ı hedef alan bir ifade kullanmıştır[11]. Oysa 12 Nisan 2004’te SUÖB yerel hükümet başkanı İsmail Tilivaldi bir basın toplantısında “son bir kaç yılda tek bir patlama olayı ya da suikast gerçekleşmediğini[12] ve bölgedeki kamu güvenliğinin “çok iyi” olduğunu bildirmiştir.
6- Mahremiyet. Düşünce, din hürriyeti, Görüş ve ifade özgürlüğü, Barışçı örgüt kurma, toplanma, siyasi haklar, kanun önünde eşitlik, azınlık hakları, eğitim hakkı, iş ve çalışma hakkı, mülkiyet hakkı, serbest seçimler, eşitlik, adalet, haysiyet ve ünü koruma, göç ve iltica[13] gibi haklar bu kapsama girer. Siz söz konusu haklar konusunda Çin ile ilgili neleri biliyorsunuz? Ben bu hakların çoğunun Çinlilere bile verilmediği, Doğu Türkistanlılara ise hiç verilmediği kanaatindeyim. Bu bağlamda hiçbir özgürlüğü olmadığı için onların gerek ferdî olsun, gerekse aile ve toplumsal mahremiyeti hiçe sayılamaktadır. Çünkü mahremiyet insanın insanca muamele gördüğü yerde vardır.
7- İnanma Hürriyeti. Din, inanç ve ibadet hürriyetine, devlet memurların, işçilerin, öğrencilerin ibadet yerlerine gitmeleri ve ibadet yapmaları yasaklanmıştır. İbadet yaptığı tespit edilenler işten ve okuldan atılmaktadır. Keyfi olarak gözetim altına alınmakta ve ya para cezalarına çarptırılmaktadır. Dini eğitim almak isteyenlerin her hangi bir şekilde gidebileceği bir kurum yok. Evlerinde dini kitap bulunanların kitaplarına el konulmakta, hatta evlerinde dini kitap buldurma bir suç unsuru olarak kabul edilmektedir. Bu tür kişiler keyfi olarak para cezasından hapis cezasına varan bir takım cezalar verilmektedir.
Aynı zamanda hükümet bölgedeki Müslüman nüfusunun dini haklarına getirdiği kısıtlamaları artırarak kutsal Ramazan ayındaki bazı dini ibadetleri yasaklamış durumdadır. Bir çok camiyi kapatmış, Müslüman din adamları üzerindeki resmi denetimlerini giderek artırmaktadır. “Yurtsever olmayan” ya da “yıkıcı” olarak gördüğü dini liderleri gözaltına almakta ve tutuklamaktadırlar. Bölgesel yetkililer Doğu Türkistan’daki kültür ve medya çevreleri ile bazı devlet dairelerini “istenmeyen unsurlar”dan kurtarmak için “temizlik” amacıyla siyasi kampanyalar periyodik olarak devam etmektedir.[14] Bölge ile ilgili sayılmayacak kadar örnekler vardır. Doğu Türkistan halkının çok sevdiği ve saydığı Abdulahad Mahdum söz konusu durumun mağdurlarından biridir. Yaşı 75 üstünde olmasına rağmen tam olarak suç teşkil etmeyen tahmini unsurlara dayanılarak 5 sene hapis cezasına çarptırılmış durumdadır. Bunları geçtiğimiz yüz yılda yüzyıl Maoist Çin’in kültür Devrimi’nin sonucudur.[15]
Çin’deki Kültür Devrimi başka bir dehşetin görünmesini sağlar. Bütün halk tabakaları kelimenin tam anlamıyla şeytanlaştırıldılar ve milyonlarca kişi öldü[16]. Kültür Devrimi’ne, İleriye Doğru Büyük Adım Projesi’nin felaket niteliğindeki sonuçları nedeniyle mevkisi sarsılan Mao’un ön ayak olduğu açıktır. Kızıl Muhafızlar ve diğer bir çok müttefik grup, “Dört Eski”yi, yanı eski adetler, eski alışkanlıklar, eski kültür ve eski düşünme tarzı, genel olarak da “Mao’un Zedong’un düşüncelerine zıt olan her şey’i bulup yok etmek üzere eğitildiler. Bunlar kesinlikle kapsamlı kategorilerdi ve milyonlarca insan devletin şiddetli kınamasına maruz kaldılar. Bazen tiyatrolarda gerçekleşen bu “boğuşma oturumları”, dövme ve düpe düz işkenceyi ifade ediyordu. Böyle “canavar ve hilkat garipleri”için ölüm cezası çok yaygındı. Bir çoğu da yıllarca hapis cezasına çarptırıldı. Dört Eski’nin kapsamına kimlerin gireceği kendisine büyük özellikler atfedilen Küçük Kızıl Kitap rehberlik ediyordu. Bunun sonucunda milyonlarca insan öldü. Mao ise, yüce ve her şeye gücü yeten kişi olarak ortaya çıkmıştı[17].
Doğu Türkistan’a çok hızlı Çinli nüfusun yerleştirilmesi onucunda yerli halkın sömürülmesi ve etnik asimile politikası uygulamanın bir haklı gerekçesi yoktur. Ayrıca yeli dilde konuşan halkın Çin dili kullanmaya zorlanması, eğitim dilinin adım adım Çin diline geçiştirilmesi gibi unsurlar bir çeşit zulümdür. Orada yaşayan milletlerinin gelenek-görenekleri, dini inancı, kendine özgü konuşma dili ve torak bütünlüğünün elden gitmesi demek bir milletin tarihten silinmesi demektir. Böyle yapmak bir milleti yok etmek demektir.
Aslında Beijing insan hakları savunuculuğunu, devrimci hareketlerle ve kendi çıkarlarına hizmet eden üçüncü dünya milletleriyle ilişkilerini geliştirmekte kullanmıştır[18]. Örneğin Çin Anayasasında yakın zamana kadara halkın gösteri yapma hakkının olmasına rağmen Nisan 1990’da Baren kasabasındaki kitlesel protesto ve şiddet içeren ayaklanmalardan sonra, “ayrılıkçı” ve “aşırı dinci” olduğu iddia edilen kişilere uygulanan baskı 1990’ların başından beri devam etmektedir.[19] 1990’ların ortalarında Gulca, Hotan ve Aksu da dahil olmak üzere çeşitli şehirlerde yapılan başka gösteri ve olaylardan ve 1996’da tüm Çin’de genel suçlara karşı “sert saldırı” kampanyasının başlatılmasından sonra bu baskılar daha da arttı. 1996’daki kampanya SUÖB’deki “ayrılıkçılar”ı (tıpkı Tibet ve İçeri Moğolistan’da olduğu gibi) kilit hedef haline getirdi. Şubat 1997’de Uygurların Gulca’da (Yining) başta barışçıl başlayan ama sonrasında günlerce ciddi kargaşaya yol açan gösterisinin şiddet kullanılarak bastırılmasından sonra keyfi gözaltılar, adil olmayan yargılamalar, işkence ve infazlar da dahil olmak üzere ciddi insan hakları ihlalleri bir kez daha artış gösterdi.
Uluslararası Af Örgütü Şubat 2003’te SUÖB yerel hükümeti başkanı İsmail Tilivaldi’ye mektup yazarak, 1997 yılında Gulca’da meydana gelen olay ile bağlantılı olarak cezaevinde olduklarına inanılan kişiler hakkında ayrıntılı bilgi istemiş[20] ve Uluslararası Af Örgütü bugüne kadar bu mektubuna hiç bir yanıt almamıştır.
Evrensel insan hakları söyleminin günümüzde karşılaştığı en büyük problem, batılı olmayan toplumlarda kalıcı barışın sağlanmasında bir etkisinin olmamsı ve çatışmalardan arındırılmış güvenli bir ortamı sağlamıyor olmasıdır[21]. Zira insan hakları dilindeki evrensellik içeriğinin eksikliği bu amaca ulaşmada en büyük engel[22]midir yoksa insan hakları savunucularının işine gelmediği için devam eden sorunlar mıdır?
İnsan haklarının kaynağı evrensel nitelikli doğal hukuk olarak kabul edilse de, hakların listesini ulus devletler yapmakta ve her bir ulus devlet bu hakları ancak vatandaşları için ön görmektedir. Bu haliyle insan hakları ulusal çıkarlar çerçevesinde devletin vatandaşlarına birey olarak sunduğu haklarla sınırlı kalmaktadır. Ulusal birliğin sağlanması ve korunması adına, yerel ve evrensel dayanışma biçimleri tehlikeli bulunarak yasaklanmıştır[23]. Aralık 2001 sonunda Çin, kendi ifadesiyle “terörist” suçları cezalandırmak için yasanın zaten içerdiği önlemleri daha da kesin hale getirmek amacıyla Ceza Yasasının bazı maddelerini değiştirdi. Uluslararası Af Örgütü Mart 2002’de yayınladığı bir raporda bu değişiklikleri inceledi ve yeni maddelerin Çin’de ölüm cezasının uygulanma alanını genişlettiğine ve ifade ve dernek kurma özgürlüğünü daha da bastırmak için kullanılabileceğine dair kaygılarını ifade etti.[24]
Çin devletinin azınlık yasalarında bir takım artı değerler göze çarpmaktadır. Fakat bunların uygulamadaki yansıması çok farklı olmaktadır. Yukarıda geniş yer verdiğimiz bir takım problemlerin yanı sıra Eylül 2002’den itibaren Sincan Üniversitesi’nde bir çok derste Uygurcayı eğitim dili olarak yasaklayan bir resmi politikanın dayatılması da dahil olmak üzere kültürel haklar üzerindeki kısıtlamalar da son yıllarda ağırlaşmıştır.[25] Yapmakta oldukları haksızlıkları “aşırı İslamcı” faaliyetlerle mücadele diye savunmaktadırlar.[26] Ne var ki, din baskısının boyutları şiddet içeren faaliyetler ile mücadele gereğinin ötesine geçmektedir. Uluslararası Af Örgütü, SUÖB’de uluslararası din ve inanç özgürlüğü standartlarını ihlal ederek, barışçıl şekilde kendi dini ibadetlerini yapmalarından dolayı gözaltına alınan sayısız Uygur’un vakalarını belgelemiştir.[27]
Soğuk savaş dönemi sonrasında artış gösteren bölgesel, etnik ve dini çatışmalar ve bu çatışmalarda ortaya çıkan insanî durum karşısında ulus devletlerinin ve uluslar arası sistemin takınmış olduğu tavır, insanî müdahale kavramını insan hakları hukuku ve uluslar arası ilişkiler politikaları çerçevesinde tekrar gündeme taşımıştır. Son on yılda Bosna-Hersek gibi bazı ülkeler insanî müdahale çerçevesinde en çok tartışılan kriz noktaları olmuştur. Bu ülkelerde yaşanan insanlık dışı muamelelerin benzerlerine ve belki de daha şiddetlilerine Doğu Türkistan’da rastlamak mümkündür. Böyle olmasında rağmen muhatap ülkelerin uluslar arası sistemdeki konumları ve ilişkileri gündeme dahi gelmemiştir[28]. Bir takım basın kuruluşlar, sivil toplum kuruluşları zaman zaman da bazı devlet adamları tarafından tartışmaya açılan Doğu Türkistan sorunu konusunda Türkistan halkı lehine somut olarak hiçbir sonuç elde edilmiş değildir.
Devletler arası müdahale pek çok farklı nedenden dolayı olabilmektedir; bu müdahaleler stratejik çıkarlara, ekonomik menfaatlere, kültürel güdülere ya da insanî nedenlere düzeyinde kalmaktadır[29]. Batının veya bir ulus devletinin çıkarı varsa diğer bir devlet için insan hakları gündeme gelmekte, amacına ulaştıktan sonra her şey yolunda gidiyor olacaktır.
Ekonomik, siyasi ve ya diplomatik girişimler, doğrudan hedef ülkelerin iç işlerine karışmak anlamına gelmediğinden ahlakî müdahale olarak değerlendirilmekte, hukukî olarak egemen devletin haklarını ihlal anlamı ifade etmemektedir[30]. En azından böyle bir girişimin söz konusu devletin baskıcı tutumunda zorlayıcı etkiler yaratabilirdi.
Durum böyle olmasaydı dönemin Hükümeti;
“Uluslararası camianın saygın bir üyesi olarak, Birleşmiş Milletler ilkelerine ve bu camianın normlarına uymakla yükümlü olan Türkiye’nin dış politikasının temel taşlarını diğer ülkelerin bağımsızlık, egemenlik ve toprak bütünlüğüne saygı gösterilmesi ve içişlerine karışılmaması ilkeleri teşkil etmektedir.
Bu çerçevede, Türkiye’nin kendi topraklarında ÇHC’nin bölünmesine yönelik olduğu anlam veya izlenimini verecek ya da bölünmesini teşvik edecek eylem ve davranışlara müsamaha göstermesi yukarıda maruz ilkelerle bağdaşmayacaktır. Türkiye’nin bunu tartışma konusu yapması söz konusu değildir. Türkiye, Çin’in bağımsızlık, egemenlik ve toprak bütünlüğüne saygı göstermekle mükelleftir.”[31] diye bir genelge yayınladıktan sonra aradan uzak bir zaman geçmeden M.Rıza Bekin ve Asgar Can’a hitaben yazılan şu satırları yazmak zorunda kalırmıydı???
“Yirminci yüzyılın son 15 yılı, Türk dünyasında, Türklük bilincinin güçlendiği, bağımsızlık yolunda önemli adımlar atıldığı bir dönem olmuştur. Buna rağmen, hâlâ hürriyetinden mahrum, sürekli insan hakları ihlallerine maruz kalan Türk topluluklarının bulunması, sevincimizi gölgelemektedir. Doğu Türkistan, temel hak ve hürriyetler konusunda soydaşlarımıza yönelik baskıların en yoğun yaşandığı bölge durumundadır. Yarım asırdır bölgede süregelen hadiseler, insanlığın pek yakında gireceğimiz yeni bin yıla ilişkin ümit ve beklentilerine zıt bir görünüm sergilemektedir.
Doğu Türkistan’daki Türklere uygulanan baskıların ve insan hakları ihlallerinin en kısa sürede barışçı yollarla çözülmesi en büyük arzumuzdur. Bölgede huzurun ve istikrarın sağlanması, barışın dünya üzerinde kalıcı kılınması bakımından da büyük önem taşımaktadır. Doğu Türkistan Türklerinin bu çerçevede barışçı yöntemler yürüttükleri mücadeleyi desteklediğimizi ve her zaman bu soydaşlarımızın yanlarında olacağımızı belirtmek isterim. Bu duygularla düzenlediğiniz sempozyumun ve kurultayın hayırlı olmasını diliyor, sevgi ve selamlarımı sunuyorum. Mesut Yılmaz (İmza)”
Diyorum ki, 150 yıldır İslam alemi dünyanın birçok bölgesinde benzeri zulüm ve baskıya maruz kaldı. Bu zulmün arkasındaki çevrelerin en büyük hedefi dini, özellikle de Müslümanlığı ortadan kaldırmaktı. Din düşmanları bu amaçla, neredeyse bir asır boyunca Müslüman katliamına giriştiler. Bugün Çeçenistan’ın Ruslar’dan gördüğü zulmü, Doğu Türkistanlılar Çinlilerden görmektedir. Dünya bu zulme göz yummaktadır. Ama gün gelecek bu zulüm sona erecek, Ancak, vicdan sahibi insanlar bu zulmü “durdur” diyebileceklerdir. Her şeyden önce, Doğu Türkistan meselesi sadece Uygurların bir sorunu olarak görülmemeli ve onların tüm sorumlulukları vicdan sahibi insanlar tarafından sahiplenilmelidir. Akıllı, cesur ve uzak görüşlü politikacılar toplantılarda söz aldıkları zaman onlardan için bir iki kelime esirgememeli, inanmış bir mümin duaya el kaldırdıkları zaman “onlar da bizim kardeşimizdir onlar insanca yaşamayı nasip et ya rabbi” diye yakara malı, bir gazetede köşe yazarlığı yapan bir yazar dünyada ezilen milletlerden bahsederken onalar için bir iki satır kurban etmelidir, insan haklarını savunan bir özgürlükçü yeri geldiğinde konuşmalarına onların da adı eklemelidir. Zaten Doğu Türkistanlı olarak dünyadan başka bir şey istediğimiz yoktur.
Hep yalnız haykırmış… Tarih boyunca hep yalnız…
————————————————————————–
[1] http://www.turk-islamkulturu.com/kultursayfasi1/kultursayfasi1.html
[2] Recep Şentürk, Ağustos-Aralık 2004, s. 12-13.
[3] Recep Şentürk, haklar sosyolojisi. İslam ve Batı Kültüründe İnsan Hakları Söylemi”, İnsan Hakları Araştırmaları, yıl: 2, sayı: 3, Ağustos-Aralık 2004, S. 10.
[4] Recep Şentürk, Ağustos-Aralık 2004, s. 12-13.
[5] Recep Şentürk, haklar sosyolojisi. İslam ve Batı Kültüründe İnsan Hakları Söylemi”, İnsan Hakları Araştırmaları, yıl: 2, sayı: 3, Ağustos-Aralık 2004, S. 10.
[6] “China says terror suspect handed over by Pakistan” (“Çin, Pakistan’ın terör zanlısını teslim ettiğini söylüyor”), AP, 27 Mayıs 2002.
[7] Çin Ceza Yasası’nın 322. Maddesi, “bir ulusal sınırı yasa dışı yollarla geçme”yi bir yıla kadar hapisle cezalandırılabilecek bir suç olarak tanımlamaktadır.
[8] Recep Şentürk, Ağustos-Aralık 2004, s. 10.
[9] Bkz. Dong Tuerqisidan Renquan Wenti [Doğu Türkistan İnsan Hakları Sorunları], Mart 2002 – Ağustos 2003, ETIC, internet adresi (Çince): http://www.uygur.org/china/et/2004/0213.htm.
[10] http://www.turk-islamkulturu.com/kultursayfasi1/kultursayfasi1.html
[11] China’s National Defense in 2002 (2002’de Çin Ulusal Savunması), 9 Aralık 2002’de Devlet Konseyi Enformasyon Bürosu tarafından yayınlanmıştır.
[12] “Governor says China’s Xinjiang has seen no terrorist attacks for years” (“Hükümet Çin’de Sincan’da yıllardır hiç bir terörist saldırıya tanık olmadığını söylüyor”), Xinhua, 12 Nisan 2004.
[13] Recep Şentürk, Ağustos-Aralık 2004, s. 12-13.
[14] Bkz. Uluslararası Af Örgütü, ASA 17/10/2002.
[15] Yasin Aktay vd., Dikenli Tel Ve Vücut Avcıları: Komplo Üretimi Ve Elit Tahakkümü, yıl: 2, sayı: 3, Ağustos-Aralık 2004, s. 106.
[16] Yasin Aktay vd., Dikenli Tel Ve Vücut Avcıları: Komplo Üretimi Ve Elit Tahakkümü, s. 106.
[17] Yasin Aktay vd., Dikenli Tel Ve Vücut Avcıları: Komplo Üretimi Ve Elit Tahakkümü, yıl: 2, sayı: 3, Ağustos-Aralık 2004, s. 140.
[18] Kadir Yaman, İnsan Hakları Bağlamında Evrensellik-Kültürel Görecelik Tartışması, yıl:3, sayı: 4, Ocak – Haziran 2005, s. 14.
[19] Bkz. Uluslararası Af Örgütü (ASA 17/19/99) a.g.e. ve People’s Republic of China: Secret Violence: Human rights violations in Xinjiang (Çin Halk Cumhuriyeti: Gizli Şiddet: Sincan’da insan hakları ihlalleri), 1992 (ASA 17/050/1992).
[20] M.B.B. v İsveç, Communication Number 104(1998), CAT/C/22/D/104/1998.
[21] Sarah Ahmed, Pakistan’da İnsan Hakları, yıl: 3, sayı: 4, Ocak – Haziran 2005, s. 46.
[22] Sarah Ahmed, Ocak – Haziran 2005, s. 46.
[23] Cevat Özyurt, İnsan Haklarının Küreselleşmesi, yıl: 2, sayı: 2, Ocak – Mart 2004, s. 69.
[24] Bkz. Uluslararası Af Örgütü, ASA 17/10/2002, a.g.e.
[25] Bkz. “Xinjiang University to teach major subjects in Chinese” (“Sincan Üniversitesi’nde ana konular Çince öğretiliyor”) , Xinhua, 7 Haziran 2002. Mart 2004’te SUÖB’deki elli etnik azınlık okulunun önümüzdeki beş yıl içinde etnik Çin okullarıyla birleşeceği ve derslerin olabildiğince Çince yürütülmesi gerektiği bildirilince, Uygurcanın eğitim dili olarak kullanılmasına getirilen artan kısıtlamalar ile ilgili korkular daha da çoğaldı. Bkz. “China imposes Chinese language on Uyghur schools” (“Çin, Uygur okullarına Çinceyi getiriyor”), RFA, 16 Mart 2004.
[26] Bkz. Dislocating China: Muslims, Minorities and Other Subaltern Subject (Çin’in Altüst Oluşu: Müslümanlar, Azınlıklar ve Öteki Alt Gruplar), Dru C. Gladney, Hurst & Co. Londra, 2004, ss.252-253
[27] Örneğin bkz.Uluslararası Af Örgütü, ASA 17/18/99, ss.10-11 ve ASA 17/010/2002, ss.13-16, a.g.e. Sincan ve Çin’deki Müslümanlar üzerine bir uzman olan Profesör Dru C Gladney, hükümetin “fazla” dindar olduğundan şüphe duyduğu bütün Uygurları, özellikle Sufi ya da Vahabi olarak belirlenen kişileri sürekli olarak topladığını da belirtmiştir. Bkz. China’s Minorities: the case of Xinjiang and the Uyghur people (Çin’deki Azınlıklar: Sincan vakası ve Uygur halkı), Birleşmiş Milletler Azınlık Haklarının Korunması ve Geliştirilmesi Alt Komisyonu’na sunulan çalışma, Azınlıklar Çalışma Komisyonu, Dokuzuncu Oturum, 12-16 Mayıs 2003, UN Doc. E/CN.4/Sub.2/AC.5/2003/ WP.16.
[28] Mehmet Köse, İnsanî Müdahalenin Açamazları, yıl: 1, sayı: 1, Temmuz – Aralık 2003, s. 66
[29] Mehmet Köse, İnsanî Müdahalenin Açamazları, yıl: 1, sayı: 1, Temmuz – Aralık 2003, s. 67.
[30] Mehmet Köse, İnsanî Müdahalenin Açamazları, yıl: 1, sayı: 1, Temmuz – Aralık 2003, s. 67.
[31] 23.12.1998 Tarih ve 1998/36 Sayılı “Gizli” Başbakanlık Genelgesi
Bu Makale “Nida Hakkulu” tarafından “Dünya Bülteni” için yazılmıştır.
Kaynak: http://www.dunyabulteni.net/haber_detay.php? haber_id=2820&Grup=DOSYA
Doğu Türkistan Haber ve Araştırma Merkezi Doğu Türkistan Haber ve Araştırma Merkezi

